buy viagra

AçıkÖğretim Ders Notları

posted by: admin
posted on: Şubat 8th, 2010

VERGİ HUKUKU

1 .Aşağıdakilerden hangisi vergi hukukunun yürütme organından doğan kaynaklarından biri değildir?
A)Kanunlar
B)Tüzükler
C)Uluslararası vergi anlaşmaları
D)Kanun hükmünde kararnameler
E) Boş

2 .Menkul sermaye iratları ile ilgli olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
A)Repo geliri üzerinden vergi kesintisi (stopaj) yapılmaktadır.
B)Hazine bonosu ve devlet tahvili faizlerinde stopaj oranı %0′dır.
C)Vergi alacağı bir bir menkul sermaye iradı değildir.
D)Bazı menkul sermaye iratları için “indirim oranı” uygulanır.
E) Boş

3 .Aşağıdakilerden hangisi tek işverenden alınan ücretlerin vergilendirilmesi ile ilgilidir?
A)Beyan yoluyla vergilendirme.
B)Kesinti yoluyla vergilendirme
C)Basi usulde vergilendirme
D)Muaflık
E) Boş

4 .Aşağıdakilerden hangisi verginin tahakkuk etmesi anlamına gelir?
A)Uzlaşmanın olumsuz sonuçlanması
B)İtiraz kaydıyla beyanname verilmesi
C)Dava açılması
D)Deftere kayıt yapılması
E) Boş

5 .Aşağıdakilerden hangisi pişmanlık uygulamasından yararlanmanın koşullarından biri değildir?
A)Pişmanlık dilekçesinin idarece incelemeye başlamadan verilmesi
B)Pişmanlık dilekçesinin idarenin suçu öğrenmesinden önce verilmesi
C)Mükellefin vergi cezasının 1/3′ünü ödemesi
D)Mükellefin gecikme zammını 15 gün içinde ödemesi
E) Boş

6 .Bir AŞ’nin 2002 yılı dönem başı özsermayesi 10.000.000 TL dönem sonu özsermayesi ise 20.000.000 TL’dir. Yıl içinde şirketten 1.000.000 TL tutarında para çekilmiş, 2.000.000 TL ise eklenmiştir.Yukarıdaki bilgilere göre, AŞ’nin 2002 yılı kurumlar vergisi matrahı aşağıdakilerden hangisidir?
A)9.000.000 TL
B)11.000.000 TL
C)9.500.000 TL
D)10.000.000 TL
E) Boş

7 .Yapılan inceleme sonucunda bir vergi yükümlüsü 100 TL tutarındaki vergi ziyaına neden olmuştur.Yükümlü için hesaplanan gecikme faizi 200 TL olduğuna göre talep edilecek vergi ziyaı cezası aşağıdakilerden hangisidir?
A)100
B)200
C)250
D)300
E) Boş

8 .Aşağıdakilerden hangisi “vergi cezalarından” biri değildir?
A)Pişmanlık uygulaması
B)Özel usulsüzlük
C)Vergi kaybı (ziyaı)
D)Usulsüzlük
E) Boş

9 .Aşağıdakilerden hangisinde tarhiyattan önce uzlaşma yapılmaz?
A)Vergi aslı
B)Usulsüzlük
C)Vergi kaybı (ziyaı)
D)Kaçakçılık sıç ve cezaları
E) Boş

10 .Aşağıdakilerden hangisinde vergi tahakkuku kesinleşmiş sayılır?
A)Vergi davasının yükümlü lehine sonuçlanması
B)Vergi davasını yükümlü aleyhine sonuçlanması
C)Beyannameye yükümlü tarafından itiraz edilmesi
D)Dilekçeye damga pulu yapıştırılmaması
E) Boş

11 .Aşağıdakilerden hangisi vergi hatalarından biri değildir?
A)Vergi oranının yanlış uygulanması
B)İndirim ve istisnanın uygulanmamış olması
C)Verginin süresinden önce ödenmesi
D)Verginin mükerrer hesaplanması
E) Boş

12 .Bir işletmeye aynı işlem nedeniyle hem “vergi ziyaı” cezası; hem de “usulsüzlük” cezası uygulanması gerektiğinde aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
A)Sadece vergi ziyaı cezası uygulanır
B)Cezalardan yüksek olanı uygulanır
C)Her iki ceza da %50 indirilerek uygulanır
D)Her iki ceza da tam uygulanır
E) Boş

13 .Aşağıdaki vergilerden hangisi için “pişmanlık hükümleri” uygulanmaz?
A)Gelir vergisinde
B)Emlak vergisinde
C)Kurumlar vergisinde
D)Katma değer vergisinde
E) Boş

14 .Vergi yasalarına göre “iş konusu değişiklikelrinin” bildirim süresi aşağıdakilerden hangisidir?
A)7 gün içinde bildirilir
B)15 gün içinde bildirilir
C)20 gün içinde bildirilir
D)1 ay içinde bildirilir
E) Boş

15 .Zirai kazançların tesitinde esas alınan işletme büyüklüğü ölçütlerinin hangi kurum belirler?
A)TÜRMOB
B)Maliye Bakanlığı
C)Bakanlar Kurulu
D)Snayi ve Ticaret Bakanlığı
E) Boş

16 .Beyan üzerinden alınan vergilerden verginin tarhı aşağıdaki belgelerden hangisi üzerinde gerçekleştirilir?
A)Tarh Fişi
B)Tahsil Fişi
C)Tahakkuk Fişi
D)Mahsup Fişi
E) Boş

17 .Aşağıdakilerden hangisi kamu alacağının korunmasına yönelik önlemlerden biri değildir?
A)Teminat
B)Kefil
C)Tedbir
D)İhtiyati Haciz
E) Boş

18 .Aşağıdakilerden hangisi ticari kazancın özsermaye karşılaştırması yoluyla tespitinde indirilmesine izin verilmeyen giderlerden biridir?
A)Amortismanlar
B)Zararlar
C)Vergi cezaları
D)Genel Giderler
E) Boş

19 .Arazisini başkasının kullanımına bırakarak üründen pay alan kişinin elde ettiği gelir aşağıdaki kazançlardan hangisinin kapsamına girer?
A)Menkul sermaye iredı
B)Gayrimenkul sermaye iradı
C)Zirai kazanç
D)Ticari kazanç
E) Boş

20 .Özel muayenehanesi olan bir doktor aynı zamanda bir hastanedenvergilendirilmiş aylık ücret almaktadır.Doktorun yıllık beyannamesinde beyan edeceği gelirler aşağıdakilerden hangisidir?
A)Ticari Kazanç-Arızai Kazanç
B)Ticari Kazanç-Ücret
C)Serbest Meslek Kazancı
D)Serbest Meslek Kazancı-Ticari Kazanç
E) Boş

21 .Vergi Hukuku hangi hukukun alt dalıdır.
A)Anayasa Hukuku
B)Gelir Hukuku
C)Mali Hukuk
D)Kamu Hukuu
E) Boş

22 .Vergi Usul Kanunu’na göre “Stoklar” aşağıdaki ölçülerden hangisiyle değerlenir.
A)Maliyet
B)Tasarruf
C)Alış Bedeli
D)Mukayyet
E) Boş

23 .Vergi Yasalarına göre aşağıdakilerden hangisi için amortisman ayrılmaz?
A)Yer üstü düzenleri
B)Alacaklar
C)Stoklar
D)Binalar
E) Boş

24 .Mukteza alınması ve mükellefin buna göre işlem yapmasına rağmen, yapılan işlemden dolayı cezaya muhatap olması halinde aşağıdakilerden hangisi yapılır.
A)Ceza kesilir,edenmez
B)Ceza kesilmez
C)Cezanın 1/3′ü ödenir
D)Cezanın tamamı ödenir
E) Boş

25 .Vergi kesenlerin,tahsil ettikleri verginin ödenmesinden dolayı doğacak vergi aslı ve faiz alacağı kimden tahsil edilir.
A)Mükelleften
B)Kanuni Temsilciden
C)Vergi sorumlusundan
D)Hiçbiri
E) Boş

26 .Telif haklarının 3.kişiler tarafından kiraya verilmesinden dolayı elde edilen kazanç aşağıdakilerden hangisinin kapsamına girer.
A)Diğer kazanç ve iratlar
B)Zirai kazanç
C)Gayrimenkul sermaye iradı
D)Menkul sermaye iradı
E) Boş

27 .Yabancı paraların dönem sonu değerleme kuru aşağıdakilerden hangisidir.
A)Borsadaki kur
B)TCMB belirlenen kur
C)Maliye Bakanlığı’nca belirlenen kur
D)Son 5 günlük kur ortalamsı
E) Boş

28 .KDV oranı %18 olan bir bir işletmede “Kasım 2003″ döneminde 80.000.000.tl “Devir KDV” çıkmaktadır.Aralık 2003 döneminde işletmenin ticari mal alışı 220.000.000.ticari mal satışı 386.000.000.tl ise,aşağıdakilerden hangisi doğrudur.
A)80 Milyon tl ödenecek vergi yasal hükümlülükleri devir ediyor.
B)50,12 Milyon tl devir KDV çıkıyor.
C)49,60 Milyon tl devir KDV çıkıyor.
D)29,88 Milyon tl devir KDV çıkıyor.
E) Boş

29 .Bir kurumun üç aylık geçici vergi dönemi karı 100 Milyar TL’dir Bu kurum ödeyeceği kurumlar geçici vergisi aşağıdakilerden hangisidir.
A)30 Milyar
B)10 Milyar
C)35 Milyar
D)15 Milyar
E) Boş

30 .Bir kurumun mali karı 400 milyon TL’dir. Kurumlar Vergisi ne kadardır.
A)100 Milyon
B)250 Milyon
C)120 Milyon
D)200 Milyon
E) Boş

31 .Aşağıdakilerden hangisi kurumlar vergisinden istisna tutulmuştur.
A)Devir
B)Birleşme
C)İştirakler
D)Bölünme
E) Boş

32 .KVK’na göre Araştırma ve geliştirme giderleri (AR-GE) ne zaman itfa edilir.
A)Ayrıldığı Dönemde
B)İzleyen Dönemde
C)3 Yılda
D)5 Yılda
E) Boş
CEVAPLAR
1 A
2 C
3 B
4 B
5 C
6 A
7 B
8 A
9 D
10B
11C
12B
13B
14D
15B
16C
17C
18C
19B
20C
21D
22A
23C
24B
25C
26C
27C
28B
29A
30C
31C
32C

Popularity: 22% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 8th, 2010

VERGİ UYGULAMALARI
 Anayasaya göre Bakanlar Kurulunun vergilendirmeye ilişkin değişiklik yapmaya yetkili olduğu konular: İstisnalar, Muafiyetler, İndirimler, Oranlar
 Anayasa mahkemesinin bir vergi kanununu yürürlükten kaldırma yetkisine sahiptir.
 Kendisi mükellef olmadığı halde, mükellefle ilişkisi nedeniyle verginin hesaplanarak kesilmesi ve ödenmesi ve buna ilişkin biçimsel ödevlerin yerine getirilmesi açısından vergi idaresine karşı muhatap olan kişiye Vergi sorumlusu denir.
 Matrahın saptanmasına ilişkin usuller: Beyan usulü, Götürü usulü, İdarece takdir usulü, Karineler usulü
 Mesleki bir teşekküle kaydolunması tüccar bakımından işe başlamanın unsurlarındandır.
 Kolektif bir şirketin yıllık faaliyet bildiriminde yer alanlar: En yüksek nakit girişi, Gelir tablosu bilgileri, En yüksek nakit çıkışı, Bilanço bilgileri
 Borsa ajanlarının, Borsa acentalarının , Gümrük komisyoncularının, Noterlerin kazancı serbest meslek kazancıdır.
 Tüccarlar, faaliyetlerinden hiçbir gelir elde etmemiş olsa dahi, yıllık beyanname vermek zorundadır.
 15.07.1997 tarihinde tasfiyeye giren ve 25.03.2000 tarihinde tasfiyesi sonuçlanan bir şirketin kurumlar vergisi açısından 4 tasfiye dönemi olacaktır.
 Tüketim kooperatiflerinde risturn istisnasının hesaplanmasında emek alımları, et ürünleri alımları, konserve alımları, giyecek alımları dikkate alınır.
 Hisselerin vergisiz olarak devri bakımından Anonim şirket ortakları diğerlerine göre daha avantajlıdır.
 Bir işletmenin çeşitli şubeleri aynı numaralı fatura kullanmak isterlerse, Faturalara bölümlerin ayrı ayrı isimlerin yazılması veya özel işaretler konulması zorunludur.
 İktisadi varlıklar, normal kullanma sürelerinden çok önce yıpranma ve yok olma gibi tehlikelerle karşı karşıya bulunuyorsa Fevkalade amortisman usulü uygulanır.
 Unakıtan Anonim Şirketinin 31.12.1999 tarihinde 20 milyar TL’lik alacağının icra aşamasında olduğu ve henüz tahsil edilemediği görülmüştür. Buna göre şirketin yapması gereken işlem : Şüpheli alacak karşılığı ayrılmalıdır.
 Avukatın milletvekilinden vekalet ücreti tahsil etmesi katma değer vergisine tabidir.
 Almanya’da ikamet eden mükellef A’nın babası, 01.02.1999 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir.Buna göre A’nın en geç hangi tarihe kadar veraset ve intikal vergisi beyannamesini vermesi gerekir.
 Yapı kooperatiflerinin sahip oldukları hizmet binalarının bina vergisinden muaf tutulmasının koşulu Kiraya verilmemesidir.
 Eğlence vergisinin mükellefi Eğlence yerini işleten gerçek ve tüzel kişilerdir.
 80 milyon TL’ye sattığı bir müzik seti için fatura düzenlemediği tespit edilen bir tacire kesilmesi gereken özel usulsüzlük cezasının miktarı8 milyon TL’dir.
 21.01.1999 tarihinden itibaren Vergi ziyaı cezası uzlaşmaya konu olamaz.
 Vergi hatalarını ortaya çıkarma yolları: İlgili memurun hatayı bulması, Üst memurların yaptıkları incelemeler, Teftiş, Vergi incelemesi
 Genel bütçeye dahil vergi hatalarının düzeltilmesinde şikayet yoluyla başvuru Maliye Bakanlığına yapılır.
 Doğal afetler nedeniyle vergi borcunu terkin etme yetkisi Maliye Bakanlığına aittir.
 Bakanlar Kurulunun vergi konusunda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin olmamasının nedeni: Vergi ödevine ilişkin Anayasa hükmü, Anayasanın siyasi haklar ve ödevler bölümünde yer almıştır. Siyasi haklar ve ödevler konusunda KHK çıkartılamayacağından vergi konusunda da KHK çıkartılamaz.
 Danıştay, Bakanlar Kurulu kararlarını yürürlükten kaldırabilme yetkisine sahiptir.
Mükelleflerin ödevleri: Bildirim, Defter tutma, Belgeleri saklama, Beyanname verme
 Vergi tarhı şekilleri: İkmalen, Beyannameye dayanan, Re’sen, Verginin idarece tarhı
 Ocak-Mart ayları için belirlenen kazanç üzerinden hesaplanan geçici vergi en geç 15 Mayısta ödenir.
 Şahıs şirketlerinin yapmak zorunda olduğu günlük işlemlerden biri Belge verilip alınmasıdır.
 Sermaye şirketlerinin kazançlarının vergilendirilme yöntemleri: Klasik sistem, Ayrı oranlar sistemi, Bütünleştirilmiş sistem, Vergi alacağı sistemi
 X Tüketim Kooperatifinin 1999 yılıkazancı100 milyar TL’dir. Kooperatifin 1999 yılı satışları toplamı 500 milyar TL, ortaklara yapılan toplam satış300 milyar TL , ortaklara gıda ve giyecek satışı ise 50 milyar TL olduğuna göre bu kooperatifin yararlanacağı risturn istisnası10 milyar TL’dir.
 Şahıs şirketlerinin, kuruluş anındaki ortaklık sözleşmesini onaylama yetkisi Notere aittir.
 Kazai bir hükme veya kanaat verici bir belgeye göre artık tahsiline imkan kalmayan alacaklara Değersiz alacaklar denir.
 İmtiyazlı şirketler yeniden değerlemeden yararlanamaz.
 Bir anonim şirket, bilançosunda kayıtlı bir gayri menkulünü yıllığı20 milyar TL’den kiraya vermiş ve 1999 yılında 1999,2000,2001 yıllarına ilişkin 60 milyar TL kira bedelini peşin olarak tahsil etmiştir.Buna göre söz konusu şirketin, 1999 yılı kar zarar hesabında gelir olarak göstereceği miktar 20 milyar TL’dir.
 İşçinin evini satışı Katma değer vergisinin konusuna girmez.
 Emlak vergisine ilişkin tahsil işlemleri Belediyeler tarafından yapılır.
 Eğlence vergisinin mükellefi Eğlence yerini işleten gerçek ve tüzel kişilerdir.
 500 milyon TL’lik bir satış faturasını düzenlemediği saptanan tacire kesilecek özel usulsüzlük cezasının miktarı50 000 000 TL’dir.
 Uzlaşma istemi, vergi ve ceza ihbarnamesinin tebliği tarihinden itibaren başlayarak en çok 30 gün içinde yapılmalıdır.
 Vergilendirme hataları:Mükellefiyette hata, Konuda hata, Mükellefin şahsında hata, Muafiyet döneminde hata
 Aynı yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemeleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını kesin olarak karara bağlayan organ Bölge İdare Mahkemesi’dir.
 Doğal afetler nedeniyle vergi borcunu terkin etme yetkisi Maliye Bakanlığına aittir.
 Devlete bir yük getiren uluslararası vergi anlaşmalarının yürürlüğe konması Kanun ile kabulüne bağlıdır.
 Vergi Usul Kanununda “Vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasak edilmiş olmasının mükellefiyet ve sorumluluğu kaldıramayacağının ” hükme bağlanmasının nedeni Vergi adaletinin gerçekleştirilmesidir.
 Vergi Usul Kanunu’na göre tutulan defterlerin ve belgelerin ilgili bulundukları yılı takip eden takvim yılından başlayarak 5 yıl süre ile saklanması zorunludur.
 Serbest meslek kazancının özellikleri: Ticari mahiyetinin olmaması, İlmi bilgiye dayanması, Devamlı olarak yapılması, Bir işverene bağlı olunmaması
 Kurumlar vergisi kanununa göre sermaye şirketlerinin indirebileceği giderlerden biri Hisse senetleri ve tahvil ihraç giderleridir.
 Tüketim kooperatiflerinde risturn istisnasının hesaplanmasında Dayanıklı tüketim malı alımları dikkate alınmaz.
 Fatura , malın teslim tarihinden itibaren en geç 10 gün içinde düzenlenmelidir.
 Kazai bir hükme veya kanaat getirici bir belgeye göre tahsiline imkan kalmayan alacaklar hakkında mükelleflerce yapılacak işlem: Değersiz alacak kabul edilerek, kayıtlı değerleriyle zarara geçirilerek yok edilir.
 Yeniden değerleme oranının belirlenmesinde Toptan eşya fiyatları endeksindeki ortalama artış ölçüt olarak alınır.
 Veraset ve intikal vergisinin matrahından indirilebilecek borç veya masraflar: Murisin belgeye dayalı borçları, Cenazenin teçhiz ve defni için yapılan masraflar, Murisin vergi borçları, Yabancı ülkelerde ödenen veraset ve intikal vergisi
 Hak sahibine, başkasına ait bir şeyin üzerinden faydalanma ve kullanma hakkı sağlayan ayni haklara intifa hakkı denir.
 Belediyelerin vergi gelirleri: İlan ve reklam, Eğlence, Yangın sigortası, Haberleşme vergisi Vergi karnesinin süresinin sonundan başlayarak 15 gün geçtiği halde alınmamış olması, ikinci derecede usulsüzlük cezasını gerektiren fiillerden biridir.
 İkmalen tarha göre yapılan tarhiyatta uzlaşma talep edilebilir.
 Vergi ziyaı suçunun unsurları gerçekleşmeden ceza kesilmesi bir vergi hatası değildir.
 Vergi yargı kararlarının uygulanma süresi 30 günü geçemez.
 Vergi Hukuku’nun yürütme organından doğan kaynakları arasında yer alanlar: Tüzükler, Yönetmelikler, Özelgeler, Genelgeler
 Anonim şirketler tüzel kişiliğe sahiptir.
 Matrahın saptanmasına ilişkin usuller: Beyan, Götürü, İdarece takdir, Karineler usulü
 Adi ortaklığın tüzel kişiliği yoktur.
 Şahıs şirketlerinin tasfiyesinde, sınırsız sorumluluk Zamanaşımı süresi sonuna kadar devam eder.
 Sermaye şirketlerinin kazançlarının vergilendirilme yöntemleri: Klasik, Ayrı oranlar, Bütünleştirilmiş, Vergi alacağı sistemi
 Bir takım özellikleri nedeniyle bazı işletmelerin takvim yılından farklı, özel hesap dönemleri uygulayabilmeleri için Maliye Bakanlığının iznini almaları gerekir.
 Emlak Vergisi Kanunu’na göre, idarenin verdiği ek süreye rağmen beyanname verilmemesi durumunda Vergi idarece tarh olunur.
 Gayri menkullerin ivazsız olarak intikalinde vergiyi doğuran olay Tapuya tescil ettirildiği tarihte ortaya çıkar.
 Belediyelerin tahsil ettiği harçlar: Bina inşaat harcı, Kaynak suları harcı, İşgal harcı, Ölçü ve tartı aletleri muayene harcı
 Danıştay, bir yüksek idare mahkemesi olmasının yanında danışma ve inceleme merciidir.
 Vadesinde ödenmeyen kamu alacaklarına uygulanan gecikme zammı31.01.2002 tarihinden itibaren %7 olarak uygulanmaktadır.

Popularity: 22% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 8th, 2010

VERGİ UYGULAMALARI
 Anayasaya göre Bakanlar Kurulunun vergilendirmeye ilişkin değişiklik yapmaya yetkili olduğu konular: İstisnalar, Muafiyetler, İndirimler, Oranlar
 Anayasa mahkemesinin bir vergi kanununu yürürlükten kaldırma yetkisine sahiptir.
 Kendisi mükellef olmadığı halde, mükellefle ilişkisi nedeniyle verginin hesaplanarak kesilmesi ve ödenmesi ve buna ilişkin biçimsel ödevlerin yerine getirilmesi açısından vergi idaresine karşı muhatap olan kişiye Vergi sorumlusu denir.
 Matrahın saptanmasına ilişkin usuller: Beyan usulü, Götürü usulü, İdarece takdir usulü, Karineler usulü
 Mesleki bir teşekküle kaydolunması tüccar bakımından işe başlamanın unsurlarındandır.
 Kolektif bir şirketin yıllık faaliyet bildiriminde yer alanlar: En yüksek nakit girişi, Gelir tablosu bilgileri, En yüksek nakit çıkışı, Bilanço bilgileri
 Borsa ajanlarının, Borsa acentalarının , Gümrük komisyoncularının, Noterlerin kazancı serbest meslek kazancıdır.
 Tüccarlar, faaliyetlerinden hiçbir gelir elde etmemiş olsa dahi, yıllık beyanname vermek zorundadır.
 15.07.1997 tarihinde tasfiyeye giren ve 25.03.2000 tarihinde tasfiyesi sonuçlanan bir şirketin kurumlar vergisi açısından 4 tasfiye dönemi olacaktır.
 Tüketim kooperatiflerinde risturn istisnasının hesaplanmasında emek alımları, et ürünleri alımları, konserve alımları, giyecek alımları dikkate alınır.
 Hisselerin vergisiz olarak devri bakımından Anonim şirket ortakları diğerlerine göre daha avantajlıdır.
 Bir işletmenin çeşitli şubeleri aynı numaralı fatura kullanmak isterlerse, Faturalara bölümlerin ayrı ayrı isimlerin yazılması veya özel işaretler konulması zorunludur.
 İktisadi varlıklar, normal kullanma sürelerinden çok önce yıpranma ve yok olma gibi tehlikelerle karşı karşıya bulunuyorsa Fevkalade amortisman usulü uygulanır.
 Unakıtan Anonim Şirketinin 31.12.1999 tarihinde 20 milyar TL’lik alacağının icra aşamasında olduğu ve henüz tahsil edilemediği görülmüştür. Buna göre şirketin yapması gereken işlem : Şüpheli alacak karşılığı ayrılmalıdır.
 Avukatın milletvekilinden vekalet ücreti tahsil etmesi katma değer vergisine tabidir.
 Almanya’da ikamet eden mükellef A’nın babası, 01.02.1999 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir.Buna göre A’nın en geç hangi tarihe kadar veraset ve intikal vergisi beyannamesini vermesi gerekir.
 Yapı kooperatiflerinin sahip oldukları hizmet binalarının bina vergisinden muaf tutulmasının koşulu Kiraya verilmemesidir.
 Eğlence vergisinin mükellefi Eğlence yerini işleten gerçek ve tüzel kişilerdir.
 80 milyon TL’ye sattığı bir müzik seti için fatura düzenlemediği tespit edilen bir tacire kesilmesi gereken özel usulsüzlük cezasının miktarı8 milyon TL’dir.
 21.01.1999 tarihinden itibaren Vergi ziyaı cezası uzlaşmaya konu olamaz.
 Vergi hatalarını ortaya çıkarma yolları: İlgili memurun hatayı bulması, Üst memurların yaptıkları incelemeler, Teftiş, Vergi incelemesi
 Genel bütçeye dahil vergi hatalarının düzeltilmesinde şikayet yoluyla başvuru Maliye Bakanlığına yapılır.
 Doğal afetler nedeniyle vergi borcunu terkin etme yetkisi Maliye Bakanlığına aittir.
 Bakanlar Kurulunun vergi konusunda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin olmamasının nedeni: Vergi ödevine ilişkin Anayasa hükmü, Anayasanın siyasi haklar ve ödevler bölümünde yer almıştır. Siyasi haklar ve ödevler konusunda KHK çıkartılamayacağından vergi konusunda da KHK çıkartılamaz.
 Danıştay, Bakanlar Kurulu kararlarını yürürlükten kaldırabilme yetkisine sahiptir.
Mükelleflerin ödevleri: Bildirim, Defter tutma, Belgeleri saklama, Beyanname verme
 Vergi tarhı şekilleri: İkmalen, Beyannameye dayanan, Re’sen, Verginin idarece tarhı
 Ocak-Mart ayları için belirlenen kazanç üzerinden hesaplanan geçici vergi en geç 15 Mayısta ödenir.
 Şahıs şirketlerinin yapmak zorunda olduğu günlük işlemlerden biri Belge verilip alınmasıdır.
 Sermaye şirketlerinin kazançlarının vergilendirilme yöntemleri: Klasik sistem, Ayrı oranlar sistemi, Bütünleştirilmiş sistem, Vergi alacağı sistemi
 X Tüketim Kooperatifinin 1999 yılıkazancı100 milyar TL’dir. Kooperatifin 1999 yılı satışları toplamı 500 milyar TL, ortaklara yapılan toplam satış300 milyar TL , ortaklara gıda ve giyecek satışı ise 50 milyar TL olduğuna göre bu kooperatifin yararlanacağı risturn istisnası10 milyar TL’dir.
 Şahıs şirketlerinin, kuruluş anındaki ortaklık sözleşmesini onaylama yetkisi Notere aittir.
 Kazai bir hükme veya kanaat verici bir belgeye göre artık tahsiline imkan kalmayan alacaklara Değersiz alacaklar denir.
 İmtiyazlı şirketler yeniden değerlemeden yararlanamaz.
 Bir anonim şirket, bilançosunda kayıtlı bir gayri menkulünü yıllığı20 milyar TL’den kiraya vermiş ve 1999 yılında 1999,2000,2001 yıllarına ilişkin 60 milyar TL kira bedelini peşin olarak tahsil etmiştir.Buna göre söz konusu şirketin, 1999 yılı kar zarar hesabında gelir olarak göstereceği miktar 20 milyar TL’dir.
 İşçinin evini satışı Katma değer vergisinin konusuna girmez.
 Emlak vergisine ilişkin tahsil işlemleri Belediyeler tarafından yapılır.
 Eğlence vergisinin mükellefi Eğlence yerini işleten gerçek ve tüzel kişilerdir.
 500 milyon TL’lik bir satış faturasını düzenlemediği saptanan tacire kesilecek özel usulsüzlük cezasının miktarı50 000 000 TL’dir.
 Uzlaşma istemi, vergi ve ceza ihbarnamesinin tebliği tarihinden itibaren başlayarak en çok 30 gün içinde yapılmalıdır.
 Vergilendirme hataları:Mükellefiyette hata, Konuda hata, Mükellefin şahsında hata, Muafiyet döneminde hata
 Aynı yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemeleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını kesin olarak karara bağlayan organ Bölge İdare Mahkemesi’dir.
 Doğal afetler nedeniyle vergi borcunu terkin etme yetkisi Maliye Bakanlığına aittir.
 Devlete bir yük getiren uluslararası vergi anlaşmalarının yürürlüğe konması Kanun ile kabulüne bağlıdır.
 Vergi Usul Kanununda “Vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasak edilmiş olmasının mükellefiyet ve sorumluluğu kaldıramayacağının ” hükme bağlanmasının nedeni Vergi adaletinin gerçekleştirilmesidir.
 Vergi Usul Kanunu’na göre tutulan defterlerin ve belgelerin ilgili bulundukları yılı takip eden takvim yılından başlayarak 5 yıl süre ile saklanması zorunludur.
 Serbest meslek kazancının özellikleri: Ticari mahiyetinin olmaması, İlmi bilgiye dayanması, Devamlı olarak yapılması, Bir işverene bağlı olunmaması
 Kurumlar vergisi kanununa göre sermaye şirketlerinin indirebileceği giderlerden biri Hisse senetleri ve tahvil ihraç giderleridir.
 Tüketim kooperatiflerinde risturn istisnasının hesaplanmasında Dayanıklı tüketim malı alımları dikkate alınmaz.
 Fatura , malın teslim tarihinden itibaren en geç 10 gün içinde düzenlenmelidir.
 Kazai bir hükme veya kanaat getirici bir belgeye göre tahsiline imkan kalmayan alacaklar hakkında mükelleflerce yapılacak işlem: Değersiz alacak kabul edilerek, kayıtlı değerleriyle zarara geçirilerek yok edilir.
 Yeniden değerleme oranının belirlenmesinde Toptan eşya fiyatları endeksindeki ortalama artış ölçüt olarak alınır.
 Veraset ve intikal vergisinin matrahından indirilebilecek borç veya masraflar: Murisin belgeye dayalı borçları, Cenazenin teçhiz ve defni için yapılan masraflar, Murisin vergi borçları, Yabancı ülkelerde ödenen veraset ve intikal vergisi
 Hak sahibine, başkasına ait bir şeyin üzerinden faydalanma ve kullanma hakkı sağlayan ayni haklara intifa hakkı denir.
 Belediyelerin vergi gelirleri: İlan ve reklam, Eğlence, Yangın sigortası, Haberleşme vergisi Vergi karnesinin süresinin sonundan başlayarak 15 gün geçtiği halde alınmamış olması, ikinci derecede usulsüzlük cezasını gerektiren fiillerden biridir.
 İkmalen tarha göre yapılan tarhiyatta uzlaşma talep edilebilir.
 Vergi ziyaı suçunun unsurları gerçekleşmeden ceza kesilmesi bir vergi hatası değildir.
 Vergi yargı kararlarının uygulanma süresi 30 günü geçemez.
 Vergi Hukuku’nun yürütme organından doğan kaynakları arasında yer alanlar: Tüzükler, Yönetmelikler, Özelgeler, Genelgeler
 Anonim şirketler tüzel kişiliğe sahiptir.
 Matrahın saptanmasına ilişkin usuller: Beyan, Götürü, İdarece takdir, Karineler usulü
 Adi ortaklığın tüzel kişiliği yoktur.
 Şahıs şirketlerinin tasfiyesinde, sınırsız sorumluluk Zamanaşımı süresi sonuna kadar devam eder.
 Sermaye şirketlerinin kazançlarının vergilendirilme yöntemleri: Klasik, Ayrı oranlar, Bütünleştirilmiş, Vergi alacağı sistemi
 Bir takım özellikleri nedeniyle bazı işletmelerin takvim yılından farklı, özel hesap dönemleri uygulayabilmeleri için Maliye Bakanlığının iznini almaları gerekir.
 Emlak Vergisi Kanunu’na göre, idarenin verdiği ek süreye rağmen beyanname verilmemesi durumunda Vergi idarece tarh olunur.
 Gayri menkullerin ivazsız olarak intikalinde vergiyi doğuran olay Tapuya tescil ettirildiği tarihte ortaya çıkar.
 Belediyelerin tahsil ettiği harçlar: Bina inşaat harcı, Kaynak suları harcı, İşgal harcı, Ölçü ve tartı aletleri muayene harcı
 Danıştay, bir yüksek idare mahkemesi olmasının yanında danışma ve inceleme merciidir.
 Vadesinde ödenmeyen kamu alacaklarına uygulanan gecikme zammı31.01.2002 tarihinden itibaren %7 olarak uygulanmaktadır.

Popularity: 24% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 7th, 2010
Yapmanız Gereken tek Şey Aşağıdaki ” İNDİR ” Yazısına Tıklamanız.

* Tıkladıktan Sonra Açılan Sayfadan ” Free User ” Yazısına Tıklayacaksınız.
* Sayfa Yenilenecek ve “60″ dan geri Saymaya Başlayacak.
* Bu Sürede Bekleyin ev Sayma Bittiğinde Yenilenen Sayfadaki ” Download ” Butonuna Tıklayın.
* Karşınıza Bir Dosya Kaydetme Uyarısı Çıkacaktır. Bilgisayarıma Kaydet Seçeneğini Seçin ve Kaydet’e Tıklayın

indirmek için TIKLAYIN

Popularity: 23% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 7th, 2010
Arkadaşlar umarım yardımcı olur. Herkese iyi çalışmalar..

Yapmanız Gereken tek Şey Aşağıdaki ” İNDİR ” Yazısına Tıklamanız.

* Tıkladıktan Sonra Açılan Sayfadan ” Free User ” Yazısına Tıklayacaksınız.
* Sayfa Yenilenecek ve “60″ dan geri Saymaya Başlayacak.
* Bu Sürede Bekleyin ev Sayma Bittiğinde Yenilenen Sayfadaki ” Download ” Butonuna Tıklayın.
* Karşınıza Bir Dosya Kaydetme Uyarısı Çıkacaktır. Bilgisayarıma Kaydet Seçeneğini Seçin ve Kaydet’e Tıklayın

İNDİRMEK İÇİ TIKLAYIN

Popularity: 25% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 5th, 2010

Türkiye’nin Doğal Yapısı ve Dünya Ekonomisindeki Yeri

Ekonomik yaşamda önemli bir yere sahip olan doğal yapı; ülkenin coğrafi konumu, büyüklüğü, yüzey şekilleri, iklim koşulları ve jeopolitik durumu göz önüne alınarak belirlenebilir.Coğrafi konum açısından Türkiye’nin, kuzey yarımkürede, büyük bölümü Asya kıtasında ve küçük bölümü ise Avrupa kıtasında yer almaktadır.Kuzey ve güneyinde sıradağlarla çevrili ülkemiz geniş deprem kuşağının da içinde bulunmaktadır. Farklı yörelerdeki farklı iklim koşulları nedeniyle farklı bitki örtüsüyle kaplıdır. 814578 kilometre karelik yüzölçümüne sahip Türkiye Cumhuriyeti sınırları 24 Temmuz 1923’de Lozan Anlaşması ile çizilmiş ve bir kısmı kesin şeklini daha sonra almıştır. Ilıman iklim kuşağında yer alan Türkiye’de her tür ürün yetişmektedir. Türkiye madenler bakımından da zengindir. 1997 sayımına göre nüfusu 62 milyon dolayındadır.Üç kıta arasında yer alan, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye jeopolitik konumu itibariyle önemli bir merkezdir. Boğazların Türkiye’nin jeopolitik durumu içerisinde özel bir önemi vardır. Türkiye 1997 yılında 195.4 milyar dolarlık GSMH ile dünyada 23′üncü,Satın alma Gücü Paritesine göre ise 409.7 milyar dolarlık GSMH ile dünyanın 16 ncı büyük ülkesidir. Türkiye tüketici fiyatlarına göre yıllık enflasyon açısından, Türkmenistan ve Romanya’dan sonra dünyada en yüksek üçüncü ülkedir. 1996 yılında dünya mal ihracatında 33 üncü, mal ithalatında ise 25 inci sıradadır.

Türkiye’nin Demografik Yapısı

İnsan faktörü ekonomik kalkınmanın hem amacı hem de aracıdır. Nüfus ise bir arazi parçası üzerinde yerleşmiş olarak yaşayan insan topluluğudur.Türkiye nüfus çokluğu bakımından Dünyada 16. Avrupa’da 5. büyük ülke konumundadır.Bir ülkenin nüfusunda erkek sayısının kadına oranla azlığı yada çokluğu o toplumun kuvvet ve gelişiminde önemli bir etken olmaktadır.Türkiye’nin nüfusunda görülen yaş grupları dağılımı genç ve dinamik bir durum ortaya koymaktadır. Diğer taraftan bağımlı nüfus ve bağımlılık oranı da büyük bir önem taşımaktadır. Ayrıca bir ülkenin sosyo-ekonomik yapısını incelerken üzerinde durulması gereken bir konu da aktif nüfusun sektörlere (işkollarına) göre dağılımıdır.Ülkemizin demografik yapısı özellikle 1950′lerden itibaren değişmekte nüfus başlangıçta kırsal alanda yoğunlaşmış iken, bugün kentlerde yoğunlaşmış durumdadır. Eğitim durumu açısından da okur yazar oranı 1927′de %19.54 iken 1990′da %80.46′ya çıkmıştır.Nüfus yoğunluğu ya da nüfusun ülke içindeki dağılımının bilinmesi sosyal ve kültürel açıdan önemli olmakla beraber ülkelerarasında karşılaştırma olanağı da vermektedir. Öte yandan nüfus planlaması ülkelerin gelişimi ve bireylerin Milli Gelir’den ne kadar pay alacağını belirleyen etmenlerden birisidir.Nüfusun yaş gruplarına göre dağılımı, yoğunluğu, eğitim durumu, yerleşim biçimi istihdam sorununu da beraberinde getirmektedir. İstihdam basit olarak çalışabilir durumda niteliklerine ve yeteneklerine göre iş bulmaktır.Nüfusumuzun genç nüfuz karakterinde olması dolayısıyla ekonomimizde her yıl çalışma yaşındaki nüfus artışları olmakta, bu da işgücü fazlası yaratmaktadır.

Osmanlı Ekonomik Yapısı ve Osmanlıdan Devralınan Miras

Osmanlının son yıllarındaki ekonomik yapı yarı sömürge olarak değerlendirilebilir. Osmanlı İmparatorluğunun çarpık bir üretim yapısına sahip olmasının nedenleri arasında üretimin büyük ölçüde tarıma dayalı olması,sanayi devrimini ülkeye aktarmakta başarısız kalınması ve ülkede sanayinin mevcut olmaması, sermaye birikiminin yabancılar ve azınlıklar tarafından kullanılması sayılabilir. İmparatorluğun son yıllarında yoğun olarak yaşanan savaşlar ve ayaklanmalar da bu çarpık yapının oluşmasında öne çıkan faktörler arasında yer almaktadır. Bu genel ekonomik yapı içerisinde üretimin temelini teşkil eden tarımsal üretim ilkel koşullarda ve Pazar için değil içe dönük olarak gerçekleştirilmektedir. Toprak mülkiyetindeki değişme, ağır vergi yükü ve yaşanan savaşlar Osmanlı İmparatorluğunda tarımsal üretimde düşük bir verimliliğin düşmesine neden olmuştur.Öte yandan büyük ölçüde el sanatlarına ve esnaf biçimi örgütlenmeye dayanan, temel tüketim mallarının üretimine yönelmiş Osmanlı sanayi, Osmanlının dışa açılması ile batı Avrupa’dan gelen rekabete dayanamamış ve yıkıma uğramıştır. Ayrıca var olan az sayıdaki sınai tesisin mülkiyeti de yabancıların ve azınlıkların denetimindedir. Mevcut sanayi yapısı bu biçimde şekillenince Osmanlı İmparatorluğu ulaştırma alanında ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Temel ulaşım biçimi olan deniz taşımacılığı yabancıların elindedir ve İmparatorluğun son yıllarında demiryolu taşımacılığında tamamen yabancı sermaye ile ve çok büyük ayrıcalıklar tanınarak yatırımlar yapılmıştır. Karayolu açısından durum daha da kötü ve Anadolu’da bulunan yerleşim merkezleri arasında düzenli, her mevsim ulaşıma açık karayolu bulmak mümkün değildir.Kapütilasyon rejiminin uygulanması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu serbest dış ticaret rejimini benimsemek zorunda kalmıştır. Bu durum hem dış ekonomik ilişkilerde hem de uluslararası siyasi ilişkilerde Osmanlı İmparatorluğunun güçlü devletlerin denetimine girmesine neden olmuştur. Bu tür bir rejim altında dış ticaret sürekli açık vermekte, ülke temel olarak tarımsal ürünler ve maden ihraç ederken, temel tüketim malları ve silah-cephane ithal etmektedir. Bu yapıya sahip bir dış ticaret rejimi ile Osmanlı ekonomisinin dış ilişkileri borçlarla varlığını sürdürebilir duruma gelmiştir.Bankacılık alanında tamamen yabancı sermayeye bağımlı olan Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, sermaye birikimini azınlıkların ve yabancıların elinden çekebilmek amacıyla ulusal bankacılığın oluşturulmasına dönük, zayıf da olsa, teşebbüsler bulunmaktadır. Osmanlı devleti çağdaş anlamda bütçe prensiplerini uygulamaya koyamadığı için, sürekli borçlanmayla kapatılan gelir-gider dengesizlikleri yaşamıştır.Bu durum 1881 yılında ülkede kamu maliyesinin Düyun-u Umumiye İdaresi’nin denetimine geçmesi ile sonuçlanmış ve bu sayede gerek bağımsızlığın yitirilmesi, gerekse İmparatorluğun yıkımı süreci hızlanmıştır.

Planlı Dönem Öncesi Ekonomik Politikalar

Çok ağır koşullar altında kurulan Cumhuriyetle, hatta Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’yle Türk Ekonomisinin düzenini belirleyecek ve yönlendirecek ana politika ilkeleri de ortaya konulmuştur. Kuruluş yıllarındaki koşullar, olanaklar ve tercihler çerçevesinde, ekonomik kalkınmada özel sektörün oldukça özendirici önlemlerle harekete geçirilmeye çalışılmıştır. Ancak uygulamada ortaya çıkan engel ve aksaklıklar, özel sektöre bağlanan umutları büyük ölçüde boşa çıkarmıştır. Lozan Antlaşmasının Kongre’de alınan kararların uygulanmasını önlemesi; kamu fonlarının kolaylıkla özel sektöre aktarılamaması; özel sektörün sermaye birikimi aşamasından çok gerilerde olması; yetersiz altyapı ve teknik bilgi ile yıllardan beri süren savaşların yarattığı yoksulluk bu dönemin ve özel sektörün başarısı önlemiştir.1930’lu yılların başlarında sanayileşerek kalkınma kararındaki Türkiye,bu hedefe “devletçilik” diye adlandırılan yöntemle varmaya zorlanmıştır.Gerek Sümerbank’ın kurulmasındaki düşünceler, gerekse Birinci ve İkinci Sanayi Planlarının stratejik amaçları, sanayileşmenin temelde içe dönük olduğunu ya da ithalatı ikame edici bir nitelik taşıdığını ve kurulacak sanayilerin yurtiçinde üretilen hammaddelere dayalı olduğunu ortaya koymaktadır.Savaş sonrası döneme ülke yeni ekonomi politika arayışlarıyla girmiştir.Bu dönemde çok partili siyasal yaşama geçilmesiyle başlayan yoğun ekonomi politikası tartışmaları, ekonomik yaşamda kamu ve özel sektörün yeri ve rolü üzerinde odaklanmıştır. Bu dönemdeki yeni devletçilik anlayışına göre, devletin özel girişimciliği açıkça desteklemesi, yönetim, güvenlik ve kamu hizmetlerinden başka ekonominin planlı kalkınması için önlemler alması ve bu süreçte gelişmenin yerli ve yabancı unsurlarına gerekli önemi vermesi söz konusu olmuştur. 1950-1962 arasında ise, yeni hükümet, “ liberal ekonomi” düzenini uygulamayı denemiştir. Hükümetin,bu ekonomi politika anlayışı, kendini en büyük ölçüde dış ticaret alanında göstermiştir: Dönem başında ithalat yüzde 75 oranında serbest bırakılarak iki yılda yaklaşık iki katına çıkmıştır. Serbestleşmenin bir başka yansıması para ve kredi alanında görülebilir: Dönem başındaki kredi hacmi 1958 yılında yaklaşık 6.7 katına yükselmiştir. Kredilerdeki bu artışın en büyük nedeni tarım sektörüne verilen kredilerdir. Kredi dağılımındaki bu tablo da sektörel öncelikte, sanayinin değil, tarımın esas alındığının açık bir göstergesidir.Dönemin başlarında, bir yandan ithalattaki artış, öte yandan tarım sektörüne sağlanan büyük kredi olanakları, yüksek taban fiyatları ve hava koşullarının elverişli gitmesi sonucunda tarımsal üretimdeki önemli artışlar dolayısıyla ülkede görülmedik bir bolluk yaşanmıştır.1954 yılına kadar çeşitli yollardan beslenen ekonomi, bu yıldan itibaren olumsuz sinyaller vermeye başlamış, hızla bir darboğaza sürüklenmiştir.Tarımsal üretimdeki artış duraklarken ithalat daralmaya ve dış ticaret açığı büyümeye başlamıştır. Bunda, belirli ölçüde dış ekonomik konjonktürün etkisi olmakla birlikte, büyük ölçüde sağlanan dış ve iç kaynakların uzun dönemli bir düşünüşle, verimli alanlarda, özellikle sanayileşmede yapısal dönüşüm sağlamada kullanılmaması etken olmuştur.Sonuçta fiyatlar genel düzeyi hızla yükselmiş ve enflasyonist baskılar artmıştır. Bu gelişmeler sonucunda uygulanmaya çalışılan liberal ekonomi politikası yerini, devletin geniş ölçüde denetim önlemleri aldığı “ müdahaleci” bir politikaya bırakmıştır. Kâr oranlarını belirlemek, ithalata kota koymak, Milli Korunma Yasasına başvurmak hükümetin aldığı başlıca önlemler olmuştur. Ekonomik durumun bozulması sonucunda, iç ve dış ekonomik güçlükleri ortadan kaldırmak ve ekonomiyi tekrar düzene sokmak için, sağlanan dış finansman kaynaklarıyla 4 Ağustos 1958 Kararları diye anılan “İstikrar Tedbirleri”nin alınması ve önemli oranda bir devalüasyon yapılması zorunda kalınmıştır. Alınan bu önlemler sonucunda, ekonomide bir durulma dönemi başlamıştır: Alınan dış yardımlarla dış ticarette ortaya çıkan darboğazlar önemli ölçüde genişletilmiştir. Bu arada iç ekonomide kredi piyasası yeniden düzenlenmiş, fiyatlar genel düzeyinde görülen istikrarsızlık da büyük ölçüde giderilmiştir.

Planlı Dönemde Ekonomik Politikalar

1960 tarihinde Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulması ve ayrıca kalkınmanın planlanmasının 1961 Anayasası ile devlete bir görev olarak verilmesiyle ülkemizde planlı kalkınma dönemi başlamıştır.1963 yılında uygulanmaya başlanan beş yıllık kalkınma planlarının birincisinde milli gelirde yıllık ortalama %7’lik bir artış öngörülmüş, bu oran %6.7 olarak gerçekleşmiştir. BBYKP döneminde tarım kesiminden sanayi ve hizmet kesimine bir istihdam kayması kendini göstermiş, milli hasılada tarımın payı azalmış, buna karşın sanayi ve hizmetlerin payı artmıştır.Özetle, BBYKP ülkenin sanayileşme ve kalkınmasında önemli ölçüde etkili ve başarılı olmuştur diyebiliriz.İkinci beş yıllık planın en önemli özelliği, ekonomik gelişme ile ilgili bütün diğer büyüklüklerin, büyüme hızına bağımlı olarak ele alınmış olmasıdır.Plan dönemi için hedeflenen yıllık ortalama %7’lik büyüme hızı, %6.9 olarak gerçekleştirilmiştir. GSMH’da sektörlerin payı, tarımda %27.7, sanayide %21.0 ve hizmetlerde %50.5 olmuştur. Tarım ve sanayi için planlanan hedeflere ulaşılamamış, hizmetlerde ise aşılmıştır. Plan döneminde ihracat gelirleri yıllık ortalama %25’lik bir artış göstermiştir.Hızlı bir sanayileşme ile dışa bağlılığı azaltan bir sınai yapının oluşturulması için Üçüncü Plan döneminde yapım sanayi içinde ara ve yatırım malları sanayilerinin payının artırılmasına önem verilmiştir. Üçüncü plan yıllık ortalama %7.9’luk bir ekonomik büyümeyi hedeflemiş, ancak bu oran %6.5 düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu plan döneminde tüketim malları üretiminin toplam yapım sanayi üretimindeki payı azalırken ara ve yatırım mallarının payı 1972 yılına göre artmıştır. Yapım sanayi üretiminin planın sanayileşme hedefleri ile aynı doğrultuda olmasına karşın, hedeflenen oranlara pek ulaşılamamıştır.Dördüncü plan, önceki planların doğal bir uzantısı olarak, ekonomik büyüme için gerekli yatırımların büyük ölçüde kamu kesimince sağlanmasını,sınai üretimde ithalat yerine yerli üretim politikasının sürdürülmesini öngörüyordu. Öte yandan ihracatın yılda ortalama %18’den fazla artışını ve böylece de döviz darboğazının aşılması amaçlanıyordu. Dördüncü planda da %8.2 gibi yüksek bir büyüme hızı hedeflenmiş, ancak bu hız gerçekleştirilememiş, ortalama büyüme hızı %2.4 olmuştur. Dördüncü plan döneminde yatırımların GSMH’ya oranı düşmüştür. Fiyatlar genel düzeyi önemli oranda artmıştır. İşsizlik oranı da, 1981 yılında % 16.75 iken, 1983 yılında %20’ye yükselmiştir.Dördüncü planı değerlendirirken önemli iki noktayı gözden kaçırmamamız gerekir: Bunlardan birincisi 24 Ocak 1980’de alınan istikrar önlemleri,ikincisi ise aynı yılın Eylül ayındaki askeri müdahale. Bu iki olay, dördüncü planının uygulanmasını olanaksız kılmıştır.Gerçekten de 24 Ocak Kararları, öncekiler gibi yalnızca ağırlaşan ekonomik koşulların giderilmesini amaçlayan bir dizi istikrar önlemi olmaktan çıkıp, alışılmış planlama anlayışının sona ermesi biçiminde de yorumlanmıştır. Ekonomik düzen politikasında ortaya çıkan bu değişim, 1984 yılı için bir geçiş programı hazırlanmasına ve artık 1985’ten sonraki beş yıllık planların yeni bir anlayışla kaleme alınmasına yol açmıştır.1980’den sonra önemli ölçüde değişen ekonomik düzen politikasına dayalı kalkınma stratejisi Beşinci Plana olduğu gibi yansımıştır. İktisadi büyüme, ihracata bağlı kılınarak belirleyici bir amaç değişken olmaktan çıkmıştır. Beşinci planda, “verimlilik ve ihracat artışını teşvik eden” ve “tarımsal gelişme potansiyelini gözeten” bir yapı içinde “sınai üretim payının yükseltilmesi ile ekonomik ve sosyal yapının geliştirilmesi” temel amaçlar olarak benimsenmiştir. Beşinci plan hedeflerinin gerçekleşmelerine bakıldığında,gerek GSMH gerekse sektörel gelişme hızları için öngörülen hedeflerin gerisinde kalındığı anlaşılmaktadır.Altıncı Plan, “açık toplum ve rekabete açık ekonomi ilke ve esasları doğrultusunda Türk Ulusunun hayat seviyesini yükseltmeyi” temel amaç olarak saptamıştır. Bu arada hızlı, dengeli ve istikrarlı kalkınma süreci içinde gelir dağılımını iyileştirmek, işsizliği, bölgesel ve yöresel gelişmişlik

farklarını azaltmak da planın başlıca amaçları arasında yer almıştır.Plana göre, büyümenin serbest rekabet ortamında ve özel sektörün dinamizminden en üst düzeyde yararlanarak gerçekleştirilmesi, iktisadi faaliyetlerde kamunun yönlendirici ve özendirici olması, uluslararası bütünleşmeye olanak verecek bir ekonomik yapının oluşturulması esastır. Altıncı planın uygulama sonuçları bu hedeflere büyük ölçüde ulaşılamadığını göstermektedir. Her ne kadar büyüme hızı %7.0 olarak gerçekleşmişse de, enflasyon oranı 1994’te %70’in üzerine çıkmıştır. İhracatın ithalatı karşılama oranı %50’ler civarına gerilemiştir. Dış borçlar 1989’da 41.8 milyar dolardan 1993 sonunda %67.4 milyar dolara çıkmıştır. Toplam iç ve dış borç stokunun GSMH’ya oranı plan dönemi sonunda %64.55 gibi çok yüksek bir düzeye çıkmıştır. 1989 yılında GSMH’nın %5.3’ü oranındaki kamu açıkları 1993 yılında %11.7 oranına yükselmiştir.Altıncı plan dönemi sonunda Türkiye Ekonomisi, bu açıkların kapatılamamasının doğurduğu sorunlar nedeniyle 5 Nisan 1994 İstikrar Önlemlerinin alınmasına yol açan önemli bir iktisadi bunalıma girmiştir.Yedinci plan kurumsal ve hukuksal düzenlemelere ağırlık vermiştir.Doğrudan üretimde bulunan, piyasalara müdahale eden ve rant dağıtan devlet anlayışı terk edilerek ekonomik birimlerin piyasa ekonomisi çerçevesinde etkin bir biçimde faaliyetlerini sürdürmeleri için gerekli kurumsal ve hukuksal düzenlemeler öne çıkarılmaktadır. Yedinci planda önceki planlar gibi hedef belirleme yerine, piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemesini sağlayacak ortamı hazırlayacak düzenlemelere yer verilmiştir. Yedinci planda, temel olarak özgür ve demokratik bir ortamın yaratılması, bireyin ve insan sermayesinin ön plana çıkarılması, sürdürülebilir hızlı bir büyümenin sağlanması, yaşam düzeyinin yükseltilmesi,gelir dağılımının iyileştirilmesi ve istihdamın artırılması amaçlanmıştır.

Planlı Dönemde Ekonomik Politikalar

1960 tarihinde Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulması ve ayrıca kalkınmanın planlanmasının 1961 Anayasası ile devlete bir görev olarak verilmesiyle ülkemizde planlı kalkınma dönemi başlamıştır.1963 yılında uygulanmaya başlanan beş yıllık kalkınma planlarının birincisinde milli gelirde yıllık ortalama %7’lik bir artış öngörülmüş, bu oran %6.7 olarak gerçekleşmiştir. BBYKP döneminde tarım kesiminden sanayi ve hizmet kesimine bir istihdam kayması kendini göstermiş, milli hasılada tarımın payı azalmış, buna karşın sanayi ve hizmetlerin payı artmıştır.Özetle, BBYKP ülkenin sanayileşme ve kalkınmasında önemli ölçüde etkili ve başarılı olmuştur diyebiliriz.İkinci beş yıllık planın en önemli özelliği, ekonomik gelişme ile ilgili bütün diğer büyüklüklerin, büyüme hızına bağımlı olarak ele alınmış olmasıdır.Plan dönemi için hedeflenen yıllık ortalama %7’lik büyüme hızı, %6.9 olarak gerçekleştirilmiştir. GSMH’da sektörlerin payı, tarımda %27.7, sanayide %21.0 ve hizmetlerde %50.5 olmuştur. Tarım ve sanayi için planlanan hedeflere ulaşılamamış, hizmetlerde ise aşılmıştır. Plan döneminde ihracat gelirleri yıllık ortalama %25’lik bir artış göstermiştir.Hızlı bir sanayileşme ile dışa bağlılığı azaltan bir sınai yapının oluşturulması için Üçüncü Plan döneminde yapım sanayi içinde ara ve yatırım malları sanayilerinin payının artırılmasına önem verilmiştir. Üçüncü plan yıllık ortalama %7.9’luk bir ekonomik büyümeyi hedeflemiş, ancak bu oran %6.5 düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu plan döneminde tüketim malları üretiminin toplam yapım sanayi üretimindeki payı azalırken ara ve yatırım mallarının payı 1972 yılına göre artmıştır. Yapım sanayi üretiminin planın sanayileşme hedefleri ile aynı doğrultuda olmasına karşın, hedeflenen oranlara pek ulaşılamamıştır.Dördüncü plan, önceki planların doğal bir uzantısı olarak, ekonomik büyüme için gerekli yatırımların büyük ölçüde kamu kesimince sağlanmasını,sınai üretimde ithalat yerine yerli üretim politikasının sürdürülmesini öngörüyordu. Öte yandan ihracatın yılda ortalama %18’den fazla artışını ve böylece de döviz darboğazının aşılması amaçlanıyordu. Dördüncü planda da %8.2 gibi yüksek bir büyüme hızı hedeflenmiş, ancak bu hız gerçekleştirilememiş, ortalama büyüme hızı %2.4 olmuştur. Dördüncü plan döneminde yatırımların GSMH’ya oranı düşmüştür. Fiyatlar genel düzeyi önemli oranda artmıştır. İşsizlik oranı da, 1981 yılında % 16.75 iken, 1983 yılında %20’ye yükselmiştir.Dördüncü planı değerlendirirken önemli iki noktayı gözden kaçırmamamız gerekir: Bunlardan birincisi 24 Ocak 1980’de alınan istikrar önlemleri,ikincisi ise aynı yılın Eylül ayındaki askeri müdahale. Bu iki olay, dördüncü planının uygulanmasını olanaksız kılmıştır.Gerçekten de 24 Ocak Kararları, öncekiler gibi yalnızca ağırlaşan ekonomik koşulların giderilmesini amaçlayan bir dizi istikrar önlemi olmaktan çıkıp, alışılmış planlama anlayışının sona ermesi biçiminde de yorumlanmıştır. Ekonomik düzen politikasında ortaya çıkan bu değişim, 1984 yılı için bir geçiş programı hazırlanmasına ve artık 1985’ten sonraki beş yıllık planların yeni bir anlayışla kaleme alınmasına yol açmıştır.1980’den sonra önemli ölçüde değişen ekonomik düzen politikasına dayalı kalkınma stratejisi Beşinci Plana olduğu gibi yansımıştır. İktisadi büyüme, ihracata bağlı kılınarak belirleyici bir amaç değişken olmaktan çıkmıştır. Beşinci planda, “verimlilik ve ihracat artışını teşvik eden” ve “tarımsal gelişme potansiyelini gözeten” bir yapı içinde “sınai üretim payının yükseltilmesi ile ekonomik ve sosyal yapının geliştirilmesi” temel amaçlar olarak benimsenmiştir. Beşinci plan hedeflerinin gerçekleşmelerine bakıldığında,gerek GSMH gerekse sektörel gelişme hızları için öngörülen hedeflerin gerisinde kalındığı anlaşılmaktadır.Altıncı Plan, “açık toplum ve rekabete açık ekonomi ilke ve esasları doğrultusunda Türk Ulusunun hayat seviyesini yükseltmeyi” temel amaç olarak saptamıştır. Bu arada hızlı, dengeli ve istikrarlı kalkınma süreci içinde gelir dağılımını iyileştirmek, işsizliği, bölgesel ve yöresel gelişmişlik

farklarını azaltmak da planın başlıca amaçları arasında yer almıştır.Plana göre, büyümenin serbest rekabet ortamında ve özel sektörün dinamizminden en üst düzeyde yararlanarak gerçekleştirilmesi, iktisadi faaliyetlerde kamunun yönlendirici ve özendirici olması, uluslararası bütünleşmeye olanak verecek bir ekonomik yapının oluşturulması esastır. Altıncı planın uygulama sonuçları bu hedeflere büyük ölçüde ulaşılamadığını göstermektedir. Her ne kadar büyüme hızı %7.0 olarak gerçekleşmişse de, enflasyon oranı 1994’te %70’in üzerine çıkmıştır. İhracatın ithalatı karşılama oranı %50’ler civarına gerilemiştir. Dış borçlar 1989’da 41.8 milyar dolardan 1993 sonunda %67.4 milyar dolara çıkmıştır. Toplam iç ve dış borç stokunun GSMH’ya oranı plan dönemi sonunda %64.55 gibi çok yüksek bir düzeye çıkmıştır. 1989 yılında GSMH’nın %5.3’ü oranındaki kamu açıkları 1993 yılında %11.7 oranına yükselmiştir.Altıncı plan dönemi sonunda Türkiye Ekonomisi, bu açıkların kapatılamamasının doğurduğu sorunlar nedeniyle 5 Nisan 1994 İstikrar Önlemlerinin alınmasına yol açan önemli bir iktisadi bunalıma girmiştir.Yedinci plan kurumsal ve hukuksal düzenlemelere ağırlık vermiştir.Doğrudan üretimde bulunan, piyasalara müdahale eden ve rant dağıtan devlet anlayışı terk edilerek ekonomik birimlerin piyasa ekonomisi çerçevesinde etkin bir biçimde faaliyetlerini sürdürmeleri için gerekli kurumsal ve hukuksal düzenlemeler öne çıkarılmaktadır. Yedinci planda önceki planlar gibi hedef belirleme yerine, piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemesini sağlayacak ortamı hazırlayacak düzenlemelere yer verilmiştir. Yedinci planda, temel olarak özgür ve demokratik bir ortamın yaratılması, bireyin ve insan sermayesinin ön plana çıkarılması, sürdürülebilir hızlı bir büyümenin sağlanması, yaşam düzeyinin yükseltilmesi,gelir dağılımının iyileştirilmesi ve istihdamın artırılması amaçlanmıştır.

Milli Gelir ve Büyüme

Bir ulusal ekonominin bir yıl içinde yaratmış olduğu mal ve hizmetlerin değerlerinin toplamı olarak tanımlanan GSMH’nın (ya da bir anlamda Milli Gelirin) ulusal ekonominin büyüklüğü hakkında ilk bakışta genel bir bilgi verebilmesi en önemli özelliğidir. Kaldı ki, özellikle bu büyüklüğün zaman içindeki gelişimi, bileşimi, dağılımı ve değişimi ile kişi başına düşen miktarı ulusal ekonomik analizlerde vazgeçilemeyecek bir role sahiptir.Türkiye’de milli gelir ilk kez İktisat Bakanlığı Konjonktür Dairesi tarafından 1935 yılında hesaplanmıştır. Ancak 1950’lerden önceki dönemde Türkiye’de Milli Gelir hesaplarının yetersiz olduğu görülür. Son olarak,1971’den sonra DİE ve DPT ortaklaşa bir çalışmayla tek bir yöntem üzerinde anlaşarak milli gelir tahminlerini buna göre yapmaktadırlar.1923-1932 dönemini kapsayan Kuruluş Yıllarında milli gelirin çok kararsız,

inişli-çıkışlı bir gelişme gösterdiği görülmektedir. Bu durumun en önemli nedeni tarımsal üretimin hava koşullarına bağlı olarak kararsızlık göstermesidir. Bunun ötesinde 1927 yılı ile Büyük Dünya Ekonomik Buhranını izleyen yıllar dışında Türk Ekonomisinin oldukça yüksek büyüme gerçekleştirdiği görülmektedir.1933-1945 dönemini kapsayan Devletçilik ve Savaş Yıllarındaki hızlar da inişli-çıkışlı bir eğilim göstermektedir. Ancak ilginç olan, savaş yıllarına gelinceye kadar milli hasılanın 1935’teki azalma dışında, hep artış göstermesidir. Anlaşılan Türk ekonomisi savaştan önce sürekli büyümüştür. Savaş yıllarında ise, 1942 ve 1944 dışında milli hasıla hep düşme göstermiştir 1946-1962 dönemini kapsayan Savaş Sonrası ve Enflasyoncu Büyüme Yıllarına ilişkin hızlar da, önceki dönemlerdeki gibi inişli-çıkışlı bir eğilim göstermektedir. Büyüme hızı dönem ortalaması olarak yüzde 5-6 dolayında olmuştur. Yine dönemin bir başka özelliği, yalnızca 1949 ile 1954 yıllarında milli hasılada düşme olmuş, diğer yıllarda ekonomi sürekli büyümüştür.Planlı dönemde ise ilk iki kalkınma planında hedeflenen büyüme hızı yüzde 7’dir. Bu oran Üçüncü Planda yüzde 7.4’e, Dördüncü Planda ise yüzde 8’e çıkarılmıştır. Planlanan bu büyüme hızlarına karşılık elde edilen sonuçlara baktığımızda, yalnızca İkinci Plan hedefin biraz üzerine çıkmış, Birinci ve Üçüncü Planda hedefin belli ölçüde altında kalınmış; ancak 1979-1983 dönemini kapsayan Dördüncü Plan, yüzde 8’i hedeflemişken,yüzde 2.1 gibi çok düşük bir oranı yakalayabilmiştir.Büyüme hızı yönünden 1980’li yılların sonrasındaki gelişmeler, önceki yıllardan farklıdır. Bu dönemde hazırlanan planlarda hedeflenen büyüme hızları, önceki planlarla karşılaştırılamayacak ölçüde düşük tutulmuştur.Bunun en önemli nedeni, büyümenin birincil bir amaç olmaktan çıkarak yerine ihracatın artırılmasının geçmesi ve büyümenin buna bağlı kılınmasıdır. Bu dönemde büyüme hızı, yine büyük ölçüde inişli-çıkışlı bir eğilim kazanmıştır. Ayrıca, büyüme hızlarındaki gerçekleşmeler 1980-1989 arasında genellikle planlanandan düşük çıkarken, 1990, 1992 ve 1993 yıllarında planlanandan yüksek olmuştur.GSMH’nın sektörel dağılımına gelince; 1923-1932 döneminde tarımsal üretimin durumu tüm öbür sektörlerdeki gelişmeleri ve dolayısıyla GSMH’yı belirleyecek kadar güçlüdür. 1933-1945 arasında ise, savaş öncesinde 1935 yılındaki azalma dışında GSMH’nın sürekli artışında,özellikle sanayi sektörü etkili olmuş, buna karşılık savaş yıllarında ise hizmetler sektörünün giderek büyüdüğünü ve milli hasılanın yarısına yakınının bu sektörde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. 1946-1962 döneminde GSMH’nın üç ana sektör itibariyle dağılımı açısından göze çarpan en önemli özellik, milli hasıla içinde tarım sektörünün nisbi payının azalması, buna karşın sanayi ve özellikle hizmetlerin payının önemli ölçüde artmasıdır. Hizmetler sektörünün, ekonominin diğer ana üretken sektörleri olan tarım ve sanayiye karşı sağlamış olduğu bu üstünlük dönemin en önemli gelişmesidir.Genel olarak ifade edilmek istenirse, Türkiye’nin ekonomik yapısı, planlı kalkınma döneminde, tarımsal yapıdan sanayi yapısına, ama çok daha baskın biçimde hizmetler sektörünün egemen olduğu bir yapılaşmaya doğru gelişme göstermektedir. GSMH’nın nüfusa oranlanmasıyla bulunan kişi başına düşen gelir ülkelerin, özellikle gelişme yarışındaki yerlerini belirlemede sıkça kullanılan bir ölçüttür. Öte yandan kişi başına düşen gelirin zaman içindeki gelişimi de çok önemli bir göstergedir. Hatta denilebilr ki,gelişmenin asıl göstergesi milli gelirin yıllık artış hızı değil, kişi başına gelirin artış hızıdır. Kişi başına gelir artışı büyüme hızından nüfus artış hızının çıkarılmasıyla bulunur. 1923-1997 yıllarını kapsayan Türkiye’de kişi başına gelirin, büyüme hızlarının istikrarsızlığından kaynaklanan inişli-çıkışlı bir seyir gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu arada, kimi bunalımlı yılları bir kenara bırakırsak, son dönemlerde nüfus artış hızındaki yavaşlamanın, kişi başına düşen geliri olumlu yönde etkilediğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de Gelir Dağılımı

Gelir dağılımı, tüm dünyada ve Türkiye’de üzerinde önemle durulan sosyo-ekonomik konular arasında yer almıştır. Gelir dağılımı kavramı ile gelirin bireyler veya üretim faktörü sahipleri arasındaki dağılım ilişkileri anlaşılmaktadır.Türkiye’de gelir dağılımı konusunda bilinen ilk araştırma, 1933 yılında Ticaret Bakanlığı Konjonktür Dairesi tarafından Ankara ve İstanbul’da yaşayan işçi ve memur ailelerine uygulanan hane halkı gelir ve tüketim harcamaları anketidir. 1953 yılında daha somut sonuçlar ortaya koyan bir hane halkı gelir ve harcama anketi uygulanmıştır.Kişisel gelir dağılımı, gelirin bireyler ve haneler arasında dağılımını gösteren bir yöntemdir. Bu yöntem ile genel anlamda bireyler ve haneler arasında gelirin büyüklüğüne göre dağılımı ve eşitsizliklerin görülmesi

amaçlanmaktadır. Gelir eşitsizliğinin derecesini ölçen Gini Katsayıları incelendiğinde Türkiye’de 1973 yılından 1987 yılına kadar iyileşen gelir dağılımının 1990′lı yıllarda kötüye gittiği görülmektedir.Fonksiyonel gelir dağılımı, milli gelirin emek, sermaye ve toprak sahipleri olmak üzere üç temel üretim faktörü arasında nasıl dağıldığını gösterir.Araştırma sonuçlarına göre 1994 yılı itibariyle faiz, kira ve kar gelirlerinin milli gelir içindeki payı yüzde 15,9′dur.Gelirin fonksiyonel ve kişisel dağılımına ek olarak ülkede gelir dağılımını farklı açılardan değerlendirme olanağı sağlayan yaklaşımlardan da yararlanılmaktadır.Tablo 7.12. Türkiye’de Milli Gelirin Sektörel Dağılımı.Sektörler 1987 1994 Tarım 31,58 24,62 Ticaret 19,94 26,19 Hizmet 26,23 24,20 Tarım-dışı Üretim 22,24 24,98 Gelir dağılımının kır ve kent ayrımında görülmesi ile gelir dağılımındaki dengesizliğin kaynakları daha iyi anlaşılabilir. Bu yaklaşım, gelirin kır kent arasındaki dağılımının yanı sıra, kırsal kesimlerde ve kentlerde gelir dağılımının görülmesini gerektirmektedir. Bu sonuçlara göre, Türkiye ekonomisinde gelir dağılımı sorunu artık kırsal kesim kaynaklı olmaktan çıkmış, kent karakterli bir yapıya dönüşmüştür.Bölgesel gelir dağılımı yaklaşımı gelir dağılımı sorununa farklı bir bakış açısı getirmektedir. Marmara ve Ege bölgelerinde görülen çarpık gelir dağılımı, bu yönüyle Türkiye ekonomisinde yaşanan gelir dağılımı sorununun da belirleyicisi durumundadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dengeli gelir dağılımlarına karşın düşük gelir düzeyleri ile yoksulluk sorununu en ağır biçimde yaşayan bölgeler olarak görülmektedirler.Milli hasılanın ve istihdamın sektörel dağılımı gelir dağılımındaki eşitsizliğin derecesini belirleyen önemli bir göstergedir. Tarım-dışı sektörde kişi başına üretim değeri, tarım sektöründeki değerin çok üzerindedir.Sektörler arası işgücü verimliliklerinde görülen bu farklılık, Türkiye’de gelir dağılımındaki dengesizliğin temel nedenlerinden biridir.

Tarım Sektörü

Türkiye’de tarım sektörü Çiftçilik, Ormancılık ve Kara ve Su avcılığı alt sektörleri altında ele alınmaktadır. Gıda ihtiyacının tamamının sağlandığı,çalışan nüfusun büyük bir bölümünün istihdam edildiği ve toplam ihracat içinde başlıca payı tarım ürünlerinin oluşturduğu ülkemizde tarım sektörü hala önemini korumaktadır.Türkiye 77.6 milyon hektar araziye sahiptir. Bunun 28 milyon hektarı işlenebilir topraklardır. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tarım sektöründe önemli gelişmeler kaydedilmiştir. 1970 yılında 27 milyon hektar olan ekili ve dikili alan 1992 yılına kadar yaklaşık 1 milyon hektar artmıştır.Buna karşılık önemli tarım ürünleri üretiminde 2 ila 10 kat arasında artışlar meydana gelmiştir.Tarımsal üretim içinde cari fiyatlarla ifade edildiğinde % 70.3 oranı ile en büyük pay bitkisel ürünlerde olup, bunu %25.4 ile hayvansal ürünler izlemekte daha sonra %3.4 ile orman ürünleri ve %1.2 ile su ürünleri gelmektedir.Yıllara göre incelendiğinde bu oranların büyük değişiklikler geçirmediği görülmektedir.Türk tarımı ikili yapı özelliği göstermektedir. Bir yanda geleneksel-geçimlik diye adlandırılan; geleneksel üretim teknolojisi kullanan, ekonomik üretim yapmaya olanak vermeyen küçük toprak parçalarında üretim yapan,piyasa ilişkileri göreli olarak zayıf ve fakir bir kesim varlığını sürdürmektedir.Diğer yanda gelişmiş teknoloji kullanan, piyasa için üretim yapan, piyasa ve fiyat hareketlerine duyarlı bir kesim bulunmaktadır. Geleneksel- geçimlik üretim yapan kesimin işletme/aile sayısının aşırı büyüklüğü tarım sektörünün önemli sorununu oluşturmaktadır.Tarımsal yapıdaki bozukluklar nedeniyle tarım işletmelerinin büyük bir kısmında işletme sermayesi yetersiz, girdi kullanımı ve tarımsal teknoloji düzeyi düşüktür. Dolayısıyla tarımda verimlilik düşük ve çiftçi gelirleri yetersizdir.Türkiye’de günümüze kadar uygulanan tarımsal destekleme politikasında fiyat yoluyla destekleme ağırlık taşımaktadır. Bunun yanında, ucuz girdi temini, düşük faizli kredi ve tarım ürünleri dış ticaretine müdahale,bazı vergi ve harçlarda muafiyet gibi fiyat yoluyla yapılmayan desteklemede yapılmaktadır.Türkiye’de uygulanan geleneksel tarım politikaları ile bu politikaları kullanan araçlar artık yeterli olmamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin dünyadaki

gelişmelere ayak uydurabilmesi için yeni tarım politikalarına yönelmesi gerekmektedir.

İmalat Sanayii Sektörü

Bilindiği gibi imalat ya da yapım sanayii, sektör sınıflandırmasında enerji ve madencilik alt sektörleriyle birlikte sanayi sektörünü oluşturan bir daldır. Ancak, genellikle sanayi ya da sanayileşme denildiğinde akla hemen imalat sanayii gelir.Kuruluş yıllarında uygulanmaya çalışılan sanayi politikası çerçevesinde özendirme, sınırlı bir korumacılık ve kamu ortaklıkları gibi yöntemlerle özel sanayi geliştirilmeye çalışılmışsa da, başarı sağlanan olanaklar ölçüsünde olmamıştır. Özel girişim, temel sanayi alanlarına pek ilgi göstermemiştir.1933-1945 dönemine ilişkin verilerden sanayi kuruluşlarının yüzde 44 kadarlık bir bölümünün tarıma dayalı sanayi ve yüzde 23′ünün de dokuma sanayinde toplandığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde sanayinin belirgin özelliği, temel tüketim malı üretiminde yoğunlaşmış olmasıdır.1946-1962 döneminde ülke, temel ya da dayanıksız tüketim mallarının yerli üretimini artırmış ve ithalat yerine yerli üretimi ikame etme sürecini,bu anlamda tamamlamıştır. Sanayileşmede, en az özel sektör kadar kamu sektörü de etkili olmuştur. Belli bir düzeyin altındaki enflasyonist gelişme içinde, ancak sağlanmasında zorluklarla karşılaşılan bir kısım yatırım ve ara malları sektörlerinde özel sektör yatırımları artış göstermiştir.1963-1980 döneminde yürütülen içe dönük sanayileşme ile Türkiye Ekonomisi’nde dayanıklı tüketim mallarından ara mallarına uzanan bir sanayileşme hamlesi yaşanmıştır. Bir bilgi birikimi sağlanmış, hatta kimi mekanik ve elektrikli yatırım malları üretimi de gerçekleştirilmiştir.Ancak bu üretim, ulusal sanayinin yatırım malı ihtiyacını karşılayacak düzeyde olmamıştır. İthal ikameci bir sanayileşmeyi sağlamak amacıyla izlenen politikalarla ortaya çıkan imalat sanayii bir çok sorunla da karşılaşmıştır: Mutlak koruma altında optimum ölçeğin altında, verimsiz, yüksek maliyetli, kalitesi düşük üretim ve aşırı değerlendirilmiş kur politikasıyla, adeta caydırılan ihracatın gelişmemesi yanında sanayinin ihtiyaç duyduğu ara ve yatırım malları ithalatının artması ile dış ticaret açığının sürekli büyümesi bunların en başta gelenleridir. 24 Ocak 1980 Karaları ve bunu izleyen ekonomi politikası önlemleri,Türkiye’nin sanayileşme ve kalkınma stratejisinde önemli bir dönüşümün belirleyicisi olmuştur. Böylece, öteden beri izlenmeye çalışılan ithal ikameci sanayileşme stratejisinin yerine ihracata yönelik bir sanayileşmeye uygulanmaya çalışılmıştır. Bu uygulama, izleyen yıllarda,özellikle imalat sanayi ürünlerinde önemli bir ihracat artışı sağlamıştır.Bu yolla, ayrıca sınai girişimciler uluslararası rekabetin dikkate alınması,verimlilik ve kalite unsurlarına gereken önemin verilmesi gibi konularda bilinçlenmişlerdir.1963′ten bu yana geçen dönem boyunca, çeşitli göstergeler aracılığıyla incelendiğinde, Türk İmalat Sanayinin GSMH ‘nın büyümesinde, istihdam olanaklarının genişletilmesinde ve dış ticaret büyüklüklerinde gelişen ve giderek dışa açılan bir ekonomik yapının yaratılması yönünde, kimi dönemlerde ortaya çıkan aksaklıklara rağmen olumlu bir gelişme eğilimi gösterdiğini söyleyebiliriz.


Popularity: 22% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 3rd, 2010

YAZIM YANLIŞLARI

 İnsanoğlu ana dilini konuşmayı çevresinde duyduğu seslere anlam vererek öğrenir.

 Yazım yanlışlarına dikkat etmek sadece Türkçe öğretmenlerinin işi değildir.

ana dili
dil bilgisi
dizüstü bilgisayar
birkaç
bir çok
her şey – bir şey şey‘ sözcüğünün her zaman ayrı yazılması gerekir.
ya da
şarj – şarj
katliam – katliyam
iri yarı – iriyarı
hiçbir

Sözcüğün yanlış kullanımı Doğrusu (!)

neden olmak
(Bu başarıya ulaşmama o neden oldu) Neden olmak olumsuzluk içerir.
(Bu başarıya ulaşmamı o sağladı.)
(Bu duruma düşmeme o neden oldu.)
tekrardan tekrar veya yeniden

1. ÜCRETSİZ EVDE SAĞLIK HİZMETİ İÇİN BİZİ ARAYIN

2. YAZ SPOR OKULLARIMIZA KATILMAK İÇİN BİZİ ARAYIN
Yaz dönemi spor okulu mu ? Yaz sporları mı?

Fikirlerde tutarsızlıklar var.

ORTAK GÖRÜŞLER :

Fil evcil değildir.

Akıllı olan insanlar, akılsızları kontrol altında tutabilirler.

Güçlü olduğunu göstermek için yapmaktadır.

Adamın cismaniyeti büyümüş ama hâlâ çocuk ruhludur.

Ağaç yaş iken eğilir.

İLGİNÇ OLANLAR (yanlışlara dikkat) :

Bence buradaki fil bir toplumu ve adam da medya’yı temsil ediyor. Bu toplum medya aracılığıyla küçükseniyor.

Filin yanında bir adam vardı…

Yani fil cüce olabilir. İnsanlar arasında cüceler oluyor ya!

Fotografın ismi “fil adam” değil de “fil ve adam” olmalıydı.

Filin arka sol ayağı fil ayağı değil köpek ayağıdır.

Son yıllarda insanların oburluğunu konu alıyor. Filden fazla yiyen bir insan görüyoruz.

Aslında şu hortumcular dünyasında fil yalnızca bir hayvandır.

Popularity: 35% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 3rd, 2010
NOKTALAMA İŞARETLERİNİN ORTAYA ÇIKMASI

Noktalama işaretlerinin tarihi, dil bilgini Aristophanes ile başlar. Bununla birlikte düzenli olarak kullanımı, XVI. yüzyılda matbaanın bulunuşu ile gerçekleşmiştir. XIX. yüzyılda ise, genelleşerek kesin kurallara bağlanmıştır.

Bizim edebiyatımızda, noktalama işaretleri, ancak Avrupa’yı tanıdıktan sonra, XIX. yüzyıldan itibaren görülmeye başlamıştır. İlk olarak Şinasi, Şair Evlenmesi (1859) adlı tiyatro oyununun başında iki işaretten söz etmektedir: “Mu’tarıza ( ) içinde bulunan kelâm hâli târif içindir. Şöyle bir hatt-ı ufkî – söz başına delâlet eder. Nokta, sözün nihayetine alâmet olur”. Şemsettin Sami de, Kamus-ı Türkî adlı sözlüğünde iki noktaya (noktateyn; virgüle (,), fasıla demektedir.

Önceleri düzyazı metinlerinde kullanılan noktalama işaretlerinin, şiirde kullanılmadığını görüyoruz. Başlangıçta, hem şiir hem düzyazı yazan edebiyatçılarımız, noktalama işaretlerini, düzyazı metinlerinde kullanmışlar, bununla beraber şiir halinde yazdıkları metinlerde noktalama işaretlerini kullanmamışlardır. Sonraları şiirlerde de başarı ile noktalama işaretlerinin kullanıldığı görülmektedir. Örneğin Recaizâde Mahmut Ekrem, hem Araba Sevdası adlı romanında, hem de Zemzeme, Pejmürde gibi şiir kitaplarında bu işaretlere özen göstermiş ve yerli yerinde kullanmıştır. Servet-i Fünûn döneminde, Tevfik Fikret’in şiirlerinde, noktalama işaretlerinin özenle kullanıldığını görmekteyiz.

Cumhuriyet döneminde, noktalama işaretleri daha çok önemsenmiş sayıları ve türleri arttırılmıştır.

Duygu ve düşünceleri daha açık ifade etmek, cümlenin yapısını ve duraklama noktalarını belirlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, sözün vurgu ve ton gibi özelliklerini belirtmek üzere kullanılan özel işaretlere noktalama işaretleri denir. Noktalama işaretleri, anlamı aydınlatır, yanlış anlaşılmaların önüne geçer, okumayı kolaylaştırır.

A. NOKTA (.)

1. Cümlenin sonuna konur :
Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulmuştur.
Türk’üm.

2. Kısaltmaların sonuna konur:
Prof., Cad., T.(Türkçe), Ar. (Arapça).

Ancak, büyük harflerin kullanılmasıyla yapılan kısaltmalardan sonra nokta kullanılmaz:
TDK (Türk Dil Kurumu), TBMM, cm (santimetre), g (gram), l (litre).

3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için kullanılır:
3.(üçüncü), II. Mehmet, 2. Cadde, 20. Sokak, XV. yüzyıl.
4. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra kullanılır:
I. 1. A. a. II. 2. B. b.

5. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
29.5.1453, 29.X.1923.

Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adlarından önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453.

6. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
Tren 09.15’te kalktı.
Saat ve dakika sayılarını ayırmak için kesinlikle iki nokta işareti kullanılmaz.

7. Bibliyografik künyelerin sonuna konur:
Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara, 1960.

8. Üçlü gruplara ayrılarak yazılan büyük sayılarda gruplar arasına konur:
16.551.000, 22.465.660

9. Matematikte çarpı işareti yerine kullanılır: 4.5=20.

B. VİRGÜL ( , )

1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime grupları arasına konur:
Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sıcak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (H. Edip, Kalp Ağrısı)

Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller
Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller. (F. Nafiz)

2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için kullanılır:
Umduk, bekledik, düşündük. Geldim, gördüm, yendim.
Fakat yol otomobillere yasak olduğundan o da herkes gibi tramvaya biner, kimse kendisine dikkat etmez. (F. Rıfkı Atay, Denizaşırı)

3. Cümlede özel olarak vurgulanması gereken ögelerden sonra konur:
Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. ( Atatürk)

4. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan ögeleri belirtmek için konur:
Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi, koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti.
(Y. Kadri, Panoroma)

5. Cümle içinde ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için konur:
Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

6. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına konur:
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

İkilemelerde kelimeler arasına herhangi bir işaret konmaz.

7. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerden sonra konur: Datça’ya yarın gideceğim, dedi.

8. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bildiren hayır, yok, yoo, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, baş üstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur:
Peki, gideriz. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.
Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor.
9. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime gruplarıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek için kullanılır:
Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)
Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

10. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:
Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)
Sayın Başkan, Sevgili kardeşim,

11. Yazışmalarda, başvurulan makamın adından sonra konur:
Fatih Üniversitesi Rektörlüğüne,

12. Yazışmalarda, yer adlarını tarihlerden ayırmak için konur:
Konya, 25 Eylül 2000

13. Sayıların yazılışında, kesirleri ayırmak için konur: 38,6 (otuz sekiz tam onda altı).
Sayıların kesirli kısımları ayırmak için araya nokta işareti konmaz. Bu şekildeki sayılar usulüne göre okunmalıdır: 6,7 (altı onda yedi).

14. Bibliyografik künyelerde yazar, eser, basım evi vb. maddelerden sonra konur:
Atay, Falih Rıfkı, Tuna Kıyıları, Remzi Kitap Evi, İstanbul 1938.
Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz.

UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:
Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek¬kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

UYARI: Metin içinde tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:
Hem gider hem ağlar.
Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)
Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.
Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.
Ne kız verir ne dünürü küstürür.

UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:
İmlamız, lisanımız düzelince lisanımız da kafamız düzelince düzele¬cek, çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamında zarf-fiil görevinde kulla¬nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:
Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal )
Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:
Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)
Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

UYARI: Metin içinde zarf-fiil ekleriyle oluşturulmuş kelimelerden sonra virgül konmaz:

Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)
Ancak yemekte bir karara varıp arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu. (Samim Kocagöz)

C. NOKTALI VİRGÜL ( ; )

1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur:
Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:
Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum. Sabahtan beri bekliyorum; ne gelen var, ne giden. İş işten geçti; artık gelse de olur, gelmese de.

3. Virgülle ayrılmış örnekleri farklı örneklerden ayırmak için konur:
Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; İstanbul, Londra, Bakû.

4. Kendilerinden evvelki cümleyle ilgi kuran ancak, yalnız, fakat, lâkin, çünkü, yoksa, bundan dolayı, binaenaleyh, sonuç olarak, bununla birlikte, öyleyse vb. cümle başı bağlaçlarından önce konur:
Halis bir şiir fena okunabilir; lâkin sahte bir şiir iyi okunamaz. (Yahya Kemal Beyatlı)

Bir millet ordusunu kaybedebilir, bağımsızlığını da kaybedebilir; fakat dilini sakladıkça, o millet yaşıyor demektir. (N. Atsız)

Sıralı cümleler arasında ancak, fakat, çünkü vb. cümle başı bağlayıcılarından önce yazar, araya nokta, virgül, noktalı virgül koymakta serbesttir. Bu husus, yazarın üslûptaki tercihiyle ilgilidir.

D. İKİ NOKTA ( : ) – ÜÇ NOKTA ( … )

1. Kendisinden sonra örnek verilecek cümlenin sonuna konur: Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

Yeni harfler alındıktan sonra eski yazı ile bir tek kelime bile yazmayan iki kişi görmüşümdür: Atatürk ve İnönü! (Falih Rıfkı Atay, Çankaya)

2. Kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur:
Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük (Yahya Kemal)

3. Kütüphanecilik alanında yazar adı ile eser başlığı arasına konur: Yahya Kemal Beyatlı: Kendi Gök Kubbemiz.

4. Ses biliminde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, i:cat.

5. Edebî eserlerdeki karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişinin adından sonra konur:
Bilge Kağan: Türklerim, işitin!
Üstten gök çökmedikçe
Alttan yer delinmedikçe
Ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

Koro : Göğe erer başımız
Başınla senin!

Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye
Gece uyumadım, gündüz oturmadım. (A. Turan Oflazoğlu)

6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7.

E. ÜÇ NOKTA ( … )

1. Tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:
Ne çare ki, çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveriyordu da, bu yanı…
(Tarık Buğra, Dönemeçte)

2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten ötürü açıklanmak istenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur:
Kılavuzu karga olanın burnu b…tan çıkmaz.

3. Alıntılarda; başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konur:
Mümtaz, bu dükkâna bakarken hiç farkında olmadan Mallarmé’nin mısraını hatırladı: “Meçhul bir felâketten buraya düşmüş…” (A. Hamdi Tanpınar, Huzur)

Alınmayan kelime ve bölümlerin yerine parantez içinde üç nokta konması da mümkündür.

4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun muhayyilesine bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:
Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altındaki dağlar, korular, beyaz yalılar… Ve bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havaî hakikati gibi uçan martı sürüleri… (Ömer Seyfettin, Bahar ve Kelebekler)
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı… (Faruk Nafiz Çamlıbel, Sanat)

5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:
Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:
-Koca Ali… Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin, Diyet)

6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevaplarda kullanılır:
― Yabancı yok!
― Kimsin?
― Ali…
― Hangi Ali?
― …
― Sen misin, Ali usta?
― Benim!… (Ömer Seyfettin, Diyet)

Türk imlâsında iki nokta yan yana kullanılmaz.

Uyarı: İki nokta üst üste şeklinde bir adlandırma yanlıştır.

F. SORU İŞARETI (?)

1. Soru bildiren cümle veya sözlerin sonuna konur:
Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer? (Ahmet Haşim)

2. Bilinmeyen yer, tarih vb. durumlar için kullanılır:
Yunus Emre (1240?-1320), (Doğum yeri:?).

3. Bir bilginin şüpheyle karşılandığı veya kesin olmadığı durumlarda yay ayraç (parantez) içinde soru işareti kullanılır:
Ankara’dan Konya’ya 1,5 (?) saatte gitmiş.
1496 (?) yılında doğan Fuzulî …
Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklar’dan mı? (Yahya Kemal)
Ruhunu karatan neydi, yağmur mu yağıyordu; yoksa şimşekler mi çakıyordu?

Uyarı: mı / mi eki -ınca / -ince anlamında zarf-fiil işleviyle kullanıldığı zaman soru işareti kullanılmaz:
Akşam oldu mu sürüler döner.

UYARI : Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklar’dan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

G. ÜNLEM İŞARETI (!)

1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümlelerin sonuna konur:
Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

Gurbet o kadar acı
Ki ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı
Hepsi başka biçimde! (Kemalettin Kamu)

Hava ne kadar da sıcak!
Aşk olsun!
Ne kadar akıllı adamlar var!

2. Seslenme,hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal)
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabi¬leceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

3. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:
İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş(!)
Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

H. KISA ÇİZGİ (- )

1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:
Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-
mem. (Sait Faik)

2. Ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için kullanılır:
Örnek olsun diye -örnek istemez ya- söylüyorum.

3. Dil bilgisinde kökleri ve ekleri ayırmak için konur:
al-ış, dur-ak.

4. Dil bilgisinde fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır:
al-, oku-, yazdır-, okut-, bil-, sevdir-, anla-…

5. Dil bilgisinde eklerin başına konur:
-den, -lık, -ış, -t, -m, -sı, -ak…

6. Dil bilgisinde heceleri göstermek için kullanılır:
a-raş-tır-ma.
7. Kelimeler arasında “-den… –a, ve, ile, ilâ, arasında” anlamlarını vermek üzere kullanılır:
Türkçe-Fransızca Sözlük, Aydın-İzmir yolu, Ankara-İstanbul uçak seferleri, Türk-Alman ilişkileri, 10.30-11.30, 2000-2001 öğretim yılı.

8. Bazı terim ve kuruluş adlarında kelimeler arasına konur:
sıfat-fiil, zarf-fiil, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi.

9. Adres yazarken semt ile şehir arasına konur:
Kurtuluş-ANKARA

10. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır:
50-30=20

İ. UZUN ÇİZGİ (  )
Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.
Yoo, güvercinlerime dokunmayınız, dedi. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Uyarı: Konuşmalar tırnak içinde verildiği zaman uzun çizgi kullanılmaz.

J. EĞIK ÇİZGİ ( / )

1. Şiirlerden yapılan alıntılarda, mısraların yan yana yazılması gereken durumlarda mısraları belirlemek için kullanılır:Ne sen ,ne ben / Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ / Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ / Olan bu mâî deniz. (Ahmet Haşim)

2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına konur: Altay Sokağı, Nu:21/6

3. Adres yazarken semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı, Nu:21/6 Kurtuluş/ANKARA

4. Dil bilgisinde eklerin farklı şekillerini göstermek için kullanılır:-a /-e, -an /-en, -madan / -meden.

5. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70 / 2=35

K. TIRNAK İŞARETİ (” “)

1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır:
Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Aynen alınmayan söz ve yazılar tırnak içine alınmaz.

2. Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınır:
Bugünlerde “iyi bir iş” arıyordu.
Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınmadan koyu yazılarak veya altı çizilerek de gösterilebilir:
Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

3. Kitapların ve yazıların adları ve başlıkları tırnak içine alınır: Yahya Kemal’in bazı şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adı altında çıktı. (A.H. Tanpınar)
“İmlâ Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

Uyarı:Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz.

L. TEK TIRNAK IŞARETI ( ‘ ’ )

1. Tırnak içinde verilen ve yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü belirtmek için kullanılır: Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

UYARI : Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:
“Akıl yaşta değil baş¬tadır.” atasözü yüzyılların tecrübesinden süzülüp gelen bir gerçeği ifade etmiyor mu?
“İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI : Uzun alıntılarda her paragraf ayrı ayrı tırnak içine alınır.

2. Dil yazılarında verilen örneğin anlamını göstermek için kullanılır:
Göktürk Anıtları’nda geçen, fakat günümüze ulaşmayan bazı örnekler: bodun ‘millet, kavim’, sab ‘söz’, eçü apa ‘ecdat, atalar’, tüketi ‘tamamen, bütünüyle’

UYARI : Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kulla¬nılmaz:
Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”unu okudunuz mu?

M. DENDEN İŞARETI ( ” )

1. Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta yazılması gelen aynı sözlerin veya söz gruplarının tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:
a. Etken fiil
b. Edilgen ″
c. Dönüşlü ″
d. İşteş ″

N. YAY VE KÖŞELI AYRAÇ ( [ ] )YAY AYRAÇ (())

1. Cümlenin yapısıyla doğrudan doğruya ilgili olmayan açıklamalar için kullanılır:
Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (N. Ataç)

Uyarı: Hakkında açıklama yapılan söze ait ek, ayraç kapandıktan sonra yazılır:
Yunus Emre (1240-1320)’nin…

2. Tiyatro eserlerinde konuşanın hareketlerini, durumunu açıklamak ve göstermek için kullanılır:
İhtiyar ─ (Yavaş yavaş Kaymakama yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın…
Kaymakam ─ (hiddetle) Ne olacak baba… (Reşat Nuri Güntekin, İstiklâl)

3. Alıntıların aktarıldığı eseri veya yazarı göstermek için kullanılır:
Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Safahat)

4. Alıntılarda, başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

5. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır.

6. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını göstermek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır.

7. Bir yazının maddelerini gösteren rakam ve harflerden sonra kapama ayracı konur:
I) 1) A) a) II) 2) B) b)
O. KÖŞELI AYRAÇ ( [ ] )

1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır.

2. Bibliyografik künyelere ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [ Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet 1922.

3. Bilimsel çalışmalarda, metinde bulunmayan veya silinmiş olan,fakat araştırmacı tarafından tamamlanan bölümler köşeli ayraç içine alınır:
Babam kağan öldüğünde küçük kardeşim Kül-tegin ye[di yaşında kaldı...]

P. KESME İŞARETI ( ‘ )

1. Özel adlara getirilen iyelik ve hâl eklerini ayırmak için konur:
Fatih Sultan Mehmet’e, Atatürk’üm, Yunus Emre’yi, Türk’e, Türkiye’m, Kâzım Karabekir’i, Türkiye’de, Anadolu’dan, Ziya Gökalp Bulvarı’nda, Çankaya Köşkü’ne, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Van Gölü’ne, Ağrı Dağı’nın ;Kiralık Konak’ta, Sinekli Bakkal’ı…

Ancak aşağıda belirtilen özel adlardan sonra kesme işareti kullanılmaz:
a) Kurum ve kuruluş adları: Türk Dil Kurumundan, Selçuk Üniversitesi Rektörlüğüne.
b) Akım, çağ ve dönem adları: Eski Çağın, Millî Edebiyat Akımının.
c) Kişi adlarından sonra kullanılan unvanlar: Mustafa Kemal Paşaya, Zeynep Hanıma, Ayhan Beyden, Ahmet Mithat Efendinin.
ç) Ay ve gün adları: 29 Ekime…, 30 Ağustos Çarşambadan sonra.
d) Deyimlerde geçen özel adlar: Allaha emanet, Alinin külâhını Veliye, Velinin külâhını Aliye.

Uyarı: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz.

Uyarı: Yabancı özel adlar dışındaki özel adlara getirilen yapım ekleri ve çokluk eki kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Ahmetler, Avrupalı, Konyalı, Kayserili.

Bu eklerden sonra da kesme işareti kullanılmaz:
Türkleşmekte, Türklüğün, Türkçenin, Türkçeye, Müslümanlıkta, Hrıstiyanlıktan.

2. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için:
TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, TV’ye.

Uyarı: Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır:
kg’dan, cm’yi, mm’den ; BDT’ye, THY’de, TRT’den.

Ancak kısaltması büyük harflerle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır:
ASELSAN’da, BOTAŞ’ın, NATO’dan, UNESCO’ya.

Sonunda nokta bulunan kısaltmalar kesmeyle ayrılmaz. Bu tür kısaltmalarda ek noktadan sonra ve kelimenin okunuşuna uygun olarak yazılır: vb.leri, mad.si, Alm.dan.

3. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur:
1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat, 7,65’lik.

4. Seslerin vezin dolayısıyla şiirde veya konuşma sırasında düştüğünü göstermek için konur:
N’oldu, n’apalım, n’eylesin.

5. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri göstermek için konur:
A’dan Z’ye kadar, b’nin m’ye dönüşmesi; -sız, -siz’le yapılan yeni isimler.

6. Özel isimlerden sonra yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığı taktirde kesme işareti yay ayraçtan sonra konur:
Yunus Emre (1240-1320)’nin, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’nin.

7. Bazı alıntı kelimelerde Türkçeye aykırı ses ve hece yapısını göstermek için kesme işareti konur: an’ane, sun’i, kur’a, cür’et, kat’iyet, mel’un, meş’ale, mes’ul, cem’i, nev’i.

Uyarı: “&” işareti İngilizceye özgüdür. Türkçede “ve” için böyle bir işaret kullanılamaz.

1. Aşağıda sıralanan özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır:

a. Kişi adları, soyadları ve takma adlar:
Atatürk’üm, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se.

UYARI : Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Çiçek, Halit, Mehmet, Mesut, Murat, Özbek, Recep, Yiğit, Bosna-Hersek, Gaziantep, Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Çeliği, Çiçeği, Halidi, Mehmedi, Mesudu, Muradı, Özbeği, Recebi, Yiğidi, Bosna-Herseği, Gaziantebi, Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

UYARI: Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan sonra konur: Yunus Emre (1240?-1320)’nin, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’nin.

Ancak cins isimler için yapılan açıklamalarda yay ayraçtan sonra doğal olarak kesme işaretine gerek yoktur:
İmek fiili (ek fiil)nin geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

UYARI : Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrıl¬maz.

b. Millet, boy, oymak adları:
Türk’üm, Alman’sınız, İngiliz’den, Rus’muş, Oğuz’un, Kazak’a, Kırgız’ım, Özbek’e, Karakeçili’nin, Hacımusalı’ya.

c. Devlet adları:
Türkiye Cumhuriyeti’ni, Osmanlı Devleti’ndeki, Amerika Birleşik Devletleri’ne, Azerbaycan Cumhuriyeti’nden.

d. Din ve mitoloji ile ilgili özel adlar:
Allah’ın, Tanrı’ya, Cebrail’den, Zeus’u.

e. Kıta, deniz, nehir, göl, dağ, boğaz, geçit, yayla; ülke, bölge, il, ilçe, köy, semt, bulvar, cadde, sokak vb. coğrafyayla ilgili yer adları:
Asya’nın, Marmara Denizi’nden, Akdeniz’i, Meriç Nehri’ne, Van Gölü’ne, Ağrı Dağı’nın, Çanakkale Boğazı’nın, Zigana Geçidi’nden, Uzunyayla’ya, Türkiye’dir, İç Anadolu’da, Doğu Anadolu’ya, Ankara’ymış, Sungurlu’ya, Ziya Gökalp Bulvarı’ndan, Yıldız Mahallesi’ne, Taksim Meydanı’ndan, Reşat Nuri Sokağı’na.

UYARI: Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan.

f. Gök bilimiyle ilgili adlar:
Jüpiter’den, Venüs’ü, Halley’in, Merih’e, Büyükayı’da, Yedikardeş’ten, Samanyolu’nda.

g. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. adları:
Dolmabahçe Sarayı’nın, Çankaya Köşkü’ne, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Ankara Kalesi’nden, Horozlu Han’ın, Galata Köprüsü’nün, Bilge Kağan Abidesi’nde, Çanakkale Şehitleri Anıtı’na.

h. Kitap, dergi, gazete ve sanat eseri (tablo, heykel, müzik vb.) adları:
Nutuk’ta, Safahat’tan, Kiralık Konak’ta, Sinekli Bakkal’ı, Hürriyet’te, Resmî Gazete’de, Onuncu Yıl Marşı’nı, Yunus Emre Oratoryosu’nu, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü.

i. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelge adları:
Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Medeni Kanun’un, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü Tüzüğü’nde, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’nin.

UYARI: Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi… Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre… vb.

j. Hayvanlara verilen özel adlar:
Sarıkız’ın, Karabaş’a, Pamuk’u, Minnoş’tan.

UYARI: Kurum, kuruluş, kurul ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığına, Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Mavi Köşe Bakkaliyesinden, Gimanın.

UYARI : Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün.

2. Kişi adlarından sonra gelen saygı sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur:
Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya vb.

UYARI: Unvanlardan sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Cumhurbaşkanınca, Başbakanca, Türk Dil Kurumu Başkanına göre vb.

3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur:
TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye.

UYARI : Sonunda nokta bulunan kısaltmalarla üs işaretli kısaltmalar kesmeyle ayrılmaz. Bu tür kısaltmalarda ek noktadan ve üs işaretinden sonra, kelimenin ve üs işaretinin okunuşuna uygun olarak yazılır: vb.leri, Alm.dan, İng.yi; cm³e (santimetre küpe), m²ye (metre kareye), 64ten (altı üssü dörtten).

4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur:
1985′te, 8′inci madde, 2′nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik.
1919 senesi Mayısının 19′uncu günü Samsun’a çıktım. (Mustafa Kemal Atatürk)

5. Şiirde seslerin ölçü dolayısıyla düştüğünü göstermek için kesme işareti kullanılır:
Bir ok attım karlı dağın ardına
Düştü n’ola sevdiğimin yurduna
İl yanmazken ben yanarım derdine
Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

6. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, b’nin m’ye dönüşmesi, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.

UYARI: Akım, çağ ve dönem adlarından sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Eski Çağın, Yükselme Döneminin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına
KISALTMALAR

Kısaltmalarda herkesçe uyulan, genel bir sistem bulunmamakla birlikte dilimizde bazı esasların yerleştiği de görülmektedir. Kısaltmalarla ilgili bu esasları şöyle gösterebiliriz:

1. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarının kısaltmaları genellikle her kelimenin ilk harfinin büyük olarak yazılmasıyla yapılır:
TBMM, TDK (Türk Dil Kurumu), TK (Türk Kültürü), GD (güneydoğu).

Ancak bazı kısaltmalarda, kısaltmanın akılda kalabilmesi için yeni bir kelime türetme amacıyla bazen özellikle son kelimenin birkaç harfinin kısaltmaya alındığı görülür:
İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği), SEKA (Selüloz ve Kâğıt Sanayii Kurumu), TÖMER (Türkçe Öğretim Merkezi.

Büyük harflerle yapılan kısaltmalarda genellikle nokta kullanılmaz. Ancak bazı örneklerde nokta konulması gelenekleşmiştir:
M.Ö., P.K.(Posta Kutusu), T.C.(Türkiye Cumhuriyeti)

2. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarıyla element ve ölçülerin dışında kalan kelime veya kelime gruplarının kısaltılmasında, ilk harfle birlikte kelimeyi oluşturan temel harfler (genellikle ünsüzler) dikkate alınır. Kısaltılan kelime veya kelime grubu, özel ad, unvan veya rütbe ise ilk harf büyük; cins ismi ise ilk harf küçük olur:
İng.(İngilizce), Alb. (Albay), Kocatepe Mah.,kim. (kimya), sf. (sıfat), çev. (çeviren).

Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır:
kg’dan, cm’yi, THY’de, TV’den.

3. Ancak kısaltması büyük harfle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır:
ASELSAN’da, BOTAŞ’ın, NATO’dan, UNESCO’ya.

************************************************** *************
YANLIŞ CÜMLELER :
Çok güzel dediğim kız döndü,bana baktı. (yanlış)
Çok güzel dediğim kız döndü , bana baktı. (yanlış)
Arkadaşlarımla buluşmak için moda’da yürüyordum ki, çok güzel 1 kız gördüm (yanlış)
Çok güzel bir kızdı, benim girlfriendim olmasını isterdim. (yanlış)
Arkadaşlarımla buluşmak yerine o kızla oturmayı ve sevgi ile bana bakmasını isterdim. (yanlış)

O kızda aynı şeyleri ister miydi acaba? (yanlış)
Sanırım kapı da duran kırmızı araba onun du. (yanlış)

Birden gördümki araba aslında erkek arkadaşınındı. (yanlış)

“şey” daima ayrı yazılır.
bir şey, her şey

bir diğer önemli kelime “her”
herhangi ve herhalde hariç diğerleri ayrı yazılır. her zaman, her gün, her biri, her dem, her halükarda.

“şu”
şuara bitişik diğerleri ayrı.

“bir” daima ayrı yazılır. yalnız birçok bitişik yazılır.
bir anda, bir ara, bir an, bir elden, herhangi bir.

pek çok, pek çoğu diye yazılır.

bir diğer önemli nokta: herkes

haletiruhiye, tebdilimekan bitişik yazılır.

ayrıca birleşik fiillerde eğer ses değişmesi(ses düşmesi, ses türemesi) olursa bitişik diğer hallerde ayrı yazılır.
fark etmek, affetmek(ses türemesi) gibi.

bir diğer karıştırılan kelimeler yanlış ve yalnız. bunu ezberleyemiyorum karıştırıyorum diyorsanız:
yanlış, yanılmaktan geliyor. yalnız, yalından.

şu halde kimse bizden türkçe öğretmeni olmamızı beklemiyor ama bunca yaşa gelip de bazı şeyleri bilmemek gerçekten ayıp. ben de bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; ama gidip de herkez yazmıyorum, gidiyomusun da yazmıyorum. bu kadar basit şeylerde hata yapan top olsun!

Aşağıdaki cümlelerden hangisinin sonundaki
noktalama işareti yanlış kullanılmıştır?

A) Gece, ayı hilal şeklinde gördüm.
B) Bu iş iki ayda zor biter.
C) Ay, ne sevimli bir çocuksun.
D) Yüzü ay gibi parlıyordu.

Yanlış: “Tatile çıkmadan önce otel de yerimizi ayırttık.”

Yanlış: “Bunun doğru olmadığını sende biliyorsun.”

Yanlış: “Geç olsunda, güç olmasın.”

Yanlış: “Maçı izledimi ki, yorum yapıyor?”

Yanlış: “Urfa’da Oxford vardıda bizmi gitmedik?”

Yanlış: “Tabii ki de”
“Tabii ki” (burada “de” tümüyle gereksiz ve yanlış)

Yanlış: “Ama ben okula gittim ki!”
Doğru: “Ama ben okula gittim!” (Türkçe’de “ki”, anlamı vurgulamak için ancak olumsuz ifadelerde kullanılır, olumlularda değil. “Ama ben okula gitmedim ki!”)

Yanlış: “Ne bugün ne de başka bir zaman, böyle bir şey söylemedim.”
Doğru: “Ne bugün ne de başka bir zaman, böyle bir şey söyledim.” (Bu kalıpta, olumsuzluk vurgusunu zaten “ne …. ne de ….” şablonu verir. Yüklemin olumsuz kullanılmasıysa yanlıştır ve anlamı bütünüyle tersine çevirir.)

Bir örnek daha: “Babam ne liseye ne üniversiteye gitmedi.”
Doğrusu, “Babam ne liseye ne de üniversiteye gitti” olacak.

Yanlış: “Akdeniz’in doyumsuz güzellikteki sahilleri”
Doğru: “Akdeniz’in tadına doyum olmaz güzellikteki sahilleri” ya da “Akdeniz’in, güzelliğine doyum olmayan sahilleri” benzeri bir ifade kullanılmalıydı. “Doyumsuz” ile “doyum olmayan” bütünüyle farklı anlamlara sahiptir ve “doyumsuz”, “tatminsiz” demektir.

Yanlış: “Dünya 1968′li yıllarda büyük çalkantılar yaşadı.”
Doğru: “Dünya 1960′lı yıllarda büyük çalkantılar yaşadı”, “Dünya altmışlarda büyük çalkantılar yaşadı” ya da “Dünya 1968′de büyük çalkantılar yaşadı” biçiminde ifade edilmeli. “1968′li yıllar”, “1987′li yıllar” diye bir şey yoktur. “Altmışlı yıllar” ya da “1960′lı yıllar” ifadeleri, 1960′dan 1969′a dek uzanan on yıllık dönemi (İngilizce’de “decade”) anlatmak için kullanılır. 1968 ya da 1987, 2003 vb ise belli bir yıldır ve bir tanedir; “1968′li yıllar” olmaz.

Internet marifetiyle yaygınlaştırdığı hatalar: “Aşağılamak” yerine “aşşaalamak”; “Hava bayağı sıcak” yerine “Hava bayaa sıcak” gibi.

• “Yahu” yerine “yaw”, “yow”, “yaa” gibi söyleniş biçiminden yola çıkarak biçimi bozulmuş sözcükler.

Küçük resimlere pek itibar etmemeli. Dilimize zarar veriyor. Afadedeki güzellikleri silip süpürüyor. Amerikan filmlerinde insanları şartlandırmak için kahkaha efektlerinin yer alması gibi bir şey.

Popularity: 40% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 3rd, 2010
Türkler, tarihin eski devirlerinde olduğu gibi bugün de varlıklarını oldukça geniş bir coğrafyada sürdürmektedir. Dünya haritasına baktığımız zaman doğuda Moğolistan ve Çin içlerinden, batıda Viyana’ya; kuzeyde Sibirya’dan, güneyde Bağdat, Lübnan sınırı ve Kıbrıs içlerine kadar uzanan büyük coğrafyaya Türklerin yayıldıklarını görürüz. Türk milleti, bu geniş coğrafya içinde yer alan Moğolistan, Çin, Rusya, Afganistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, İran, Irak, Suriye, Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya ve Polonya’da yaşamaktadır.

Günümüz şartları içerisinde eğitim, iş gibi çeşitli sebeplerle farklı bölgelerde yaşamak durumunda olan Türkleri de buna dahil edersek bu alan daha da genişlemektedir.

Dünya Türklüğü yönlere göre adlandırılırken Hazar’ın batısında ve güneyinde kalan Türkler Batı Türklüğü; Hazar’ın doğusunda kalan Türkler Doğu Türklüğü; Karadeniz, Kafkaslar ve Hazar’ın kuzeyinde kalanlar Kuzey Türklüğü olarak adlandırılır.

Yönlere göre dünya Türklüğü şu şekilde ayrılmaktadır:
A. Batı Türklüğü

1. Türkiye Türkleri
2. Rumeli Türkleri (Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya’da; ayrıca Moldavya ve Bulgaristan’daki Gagavuzlar)
3. Kıbrıs Türkleri
4. Suriye Türkleri
5. Irak Türkleri
6. Azerbaycan Türkleri (Kuzey Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan ile İran’daki Güney Azerbaycan’da)

B. Doğu Türklüğü

1. Batı Türkistan Türkleri (İran’ın Horasan bölgesinde, Afganistan’ın kuzeyinde ve dağılan Sovyetlerdeki Türkmen, Özbek, Karakalpak, Kazak ve Kırgız Türkleri)
2. Doğu Türkistan Türkleri (Çin’in batı bölgesinde- Doğu Türkistan’daki Uygur ve Kazak Türkleri)

C. Kuzey Türklüğü

1. Sibirya Türkleri (Yakutlar)
2. Abakan Türkleri (Tuvalar ve Hakaslar)
3. Altay Türkleri
4. İdil-Ural Türkleri (Kazan ve Batı Sibirya Tatarları, Başkurtlar ve Çuvaşlar)
5. Kafkas Türkleri (Kafkasların kuzeyindeki Karaçay, Malkar (Balkar), Nogay ve Kumuk Türkleri)
6. Kırım Türkleri (Özbekistan, Kırım, Türkiye ve Romanya’da)
7. Karay Türkleri (Polonya ve Litvanya’da)

Bütün bu alanlarda konuşulan Türk dilinin biri Yakutça diğeri Çuvaşça olmak üzere iki uzak lehçesi vardır.

Yakutça ve Çuvaşça, Türk dilinin metinlerle takip edilebilen devirlerinden daha önceki çağlarda ayrıldıkları ve ana Türk kitlesi ile temasları kesildiği için ayrı birer lehçe karakteri kazanmışlardır. Esasen Yakutça ve Çuvaşça, yüzyıllar boyunca birer konuşma dili olarak kullanılmış, ancak 19. ve 20. yüzyıllarda yazı dili haline gelmiştir. Bugün her iki lehçe de kiril alfabesini kullanmaktadır.

Yakutlar, Sibirya’da, batıdan doğuya, Katanga, Ölenek, Lena ve Kamçatka’ya doğru Kolima ırmakları çevresinde yaşarlar. Bu bölge siyasî olarak Rusya’ya bağlı Yakutistan Muhtar Cumhuriyeti adını alır. Yakutların nüfusu 400.000’e yakındır.

Çuvaşlar, Moskova ile Kazan arasında, İdil (Volga) ırmağı boylarında yaşamaktadırlar. Esas kitle Çuvaşistan Muhtar Cumhuriyetindedir. Tataristan ve Başkurdistan Muhtar Cumhuriyetlerinde yaşayanları da vardır. Nüfusları iki milyon kadardır.

Çeşitli lehçelere ayrılan Türkçe için bugüne kadar pek çok sınıflandırma denemesi yapılmıştır. Bu denemeler çok ayrıntılı ve birbirinden oldukça farklıdır. Hemen hemen her birinde ayrı bir ölçü kullanılmış, pek çoğunda tarihî Türk lehçeleri ile bugünküler birbirine karıştırılmıştır. Yazı dillerine göre yapılacak bir sınıflandırma hem daha sade olacak, hem de bugünkü durumu daha iyi yansıtacaktır.

Başlangıçtan 13. yüzyıla kadar Türkçenin tek yazı dili vardı. Bu yazı dili bütün Türkler için ortaktı. 13. yüzyılda Türk yazı dili, Kuzey-Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmış ve 19. yüzyıla kadar bu şekilde gelmiştir. 6-7 asır boyunca, bütün doğu ve kuzey Türklüğü Kuzey-Doğu Türkçesini; bütün batı Türklüğü de Batı Türkçesini kullanmışlardır. Rus istilasından sonra, 19. yüzyılda batı kolu içinde Azerbaycan; Çin istilasından sonra da Kuzey-Doğu kolu içinde Kazan Türkçeleri ayrı birer yazı dili hâline gelmeğe başlamış; 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra ise başlıca Türk ağızları, Ruslar tarafından ayrı birer yazı dili hâline getirilmiştir.

Böylece ortaya çıkan bugünkü yazı dilleri şöyle sınıflandırılabilir:

A. Batı Türkçesi (Güney-Batı Türkçesi)

1. Türkiye Türkçesi: Türkiye ve KKTC’de; Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya’daki Türkler arasında; Rusya’daki Ahıska (Meshet) Türkleri arasında ve Avrupa’daki, Amerika’daki, Avustralya’daki, Arap ülkelerindeki Türk vatandaşları arasında,
2. Gagavuz Türkçesi: Moldavya, Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya’daki Türkler arasında,
3. Azerbaycan Türkçesi: Kuzey Azerbaycan’da (Azerbaycan ve Gürcistan’da), Güney Azerbaycan’da (İran’da),
4. Türkmen Türkçesi: Türkmenistan’da, İran’ın Horasan bölgesinde; Afganistan ve Pakistan’daki Türkmenler arasında konuşulmaktadır.

B. Kuzey-Doğu Türkçesi (Doğu Türkçesi)

1. Özbek Türkçesi: Özbekistan’da, Afganistan ve Pakistan’daki Özbekler arasında,
2. Uygur Türkçesi: Doğu Türkistan’da (Çin) ve Kazakistan’daki Uygur Türkleri arasında,
3. Kazak Türkçesi: Kazakistan’da ve Doğu Türkistan’daki (Çin) Kazak Türkleri arasında,
4. Kırgız Türkçesi: Kırgızistan’da ve Doğu Türkistan’daki Kırgızlar arasında,
5. Kazan (Tatar) Türkçesi: Tatar Muhtar Cumhuriyeti’nde,
6. Başkurt Türkçesi: Başkurdistan’da,
7. Kırım Türkçesi: Kırım’da, Romanya’daki Kırım Türkleri arasında,
8. Karakalpak Türkçesi:Aral gölü çevresinde Karakalpaklar arasında,
9. Altay Türkçesi: Altay Muhtar Cumhuriyeti’nde,
10. Hakas (Abakan) Türkçesi: Dağılan Sovyetler’deki Hakas Türkleri ve Çin’in Kansu Eyaletindeki Hakaslar arasında,
11. Tuva Türkçesi: Tuva Muhtar Cumhuriyeti’nde ve Moğolistan’daki Tuvalar arasında konuşulmaktadır.
12. Kuzey Kafkasya’da ise, Nogay, Karaçay, Malkar (Balkar) ve Kumuk Türkçeleri konuşulmaktadır.

Sovyet politikasının bir sonucu olarak eski Sovyetlerdeki nüfus dağılımının çeşitlilik gösterdiğini hatırlatmakta yarar vardır. Günümüz için bile meselâ, Türkmenistan denilince nüfusunun çoğunluğunu Türkmen Türklerinin oluşturduğu ülke akla gelmektedir. Ancak sayıları az olmakla beraber milliyetleri farklı grupların yanında değişik Türk boylarından Türklerin de bu ülke sınırları içinde yaşadığını belirtelim. Bu durum, diğer Türk Cumhuriyetleri için de geçerlidir. Türkçenin konuşulduğu yerleri değerlendirirken bu özellik de göz önünde bulundurulmalıdır.

Günümüzde Türk dili, üç değişik alfabe ve yirmiden fazla yazı diliyle varlığını devam ettirmektedir: Türkiye, KKTC, Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya’daki Türkler Lâtin temeline dayalı Türk alfabesini; dağılan Sovyetlerdeki Türkler kiril harflerine dayalı alfabeleri; Çin, İran, Afganistan ve Irak’taki Türkler, Arap harflerine dayalı alfabeleri kullanmaktadırlar. Azerbaycan, Türkmen, Özbek, Kırım, Gagavuz ve Karakalpak Türkleri Lâtin temeline dayalı alfabelere geçiş yapmışlardır. Türk Cumhuriyetleri ve muhtar cumhuriyetlerden bazılarında ise Lâtin temeline dayanan alfabeye geçiş hazırlıkları devam etmektedir.

Burada saydığımız Türk yazı dillerinden Türkiye Türkçesine en uzak olanları Altay ve Tuva-Hakas Türkçeleridir. Bunun sebebi hem coğrafî uzaklık hem de kültür farklılığıdır. Esasen Altay ve Tuva-Hakas Türkçeleri, asırlarca sadece konuşma dili olarak kullanılmış, son yıllarda yazı dili haline getirilmiştir.

Türkçenin Kuzey- Doğu koluna giren yazı dilleri kendi aralarında; Batı koluna giren yazı dilleri de kendi aralarında birbirine çok yakındır. Meselâ bir Azerbaycan Türkü ile, Türkiye Türkü daha ilk karşılaşmalarında yüzde 80-90 oranında anlaşabilirler. Türkiye’ye gelen bir Azerbaycan Türkü veya Azerbaycan’a giden bir Türkiye Türkü en geç bir hafta içinde yüzde yüze yakın bir anlaşma seviyesine ulaşırlar.

Kuzey-Doğu koluna giren Özbek ile Uygur Türkçesi, yahut Kırgız Türkçesi ile Kazak Türkçesi arasındaki durum da aynıdır. Gerçekte Türkçenin Kuzey-Doğu ve Batı olmak üzere iki yazı dili vardır. Diğerleri aslında birer “ağız”, birer “konuşma dili” iken son asırlarda yapay olarak yaratılmış yazı dilleridir. Bunlar arasındaki temaslar kesilmekte, her birinin ağız malzemesi olan gramer şekilleri ve kelimeler yazılı eserlere geçirilmekte ve böylece farklılıklar artırılmaya çalışılmaktadır. Bunun yanında Türkiye Türkçesinde meydana getirilen yeni kelimeler de diğer Türk yazı dillerinde bulunmadığı için farklılığı artıran bir sebep olmaktadır. Meselâ hayat ve zevk gibi kelimeler hemen hemen bütün Türk yazı dillerinde vardır; fakat yaşam’ı ve beğeni’yi hiçbiri tanımaz.

1920’lerden itibaren ağızları ayrı yazı dilleri haline getirilen Rusya’daki Türk kavimlerinin birbirleriyle temasları da kesilerek anlaşma imkânları kaldırılmak istenmiştir. Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Söz gelişi Muğla ağzında bulunan “gelibatı, gidibatı, alıyomas” gibi şekiller ve yazı dilimizde bulunmayan Muğla ağzına mahsus yüzlerce kelime gazetelere, dergilere, kitaplara geçirilerek ayrı bir yazı dili oluşturulursa ve bu dili kullananlar bizlerle elli yıl temas ettirilmezse anlaşmayı az çok zorlaştıran bir durum ortaya çıkar. Aslında Azerbaycan Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki fark, hemen hemen Muğla ağzı ile yazı dilimiz arasındaki fark kadardır. Hatta Doğu Karadeniz ağzı daha da farklıdır; Rizeli Türk celdum, Azerbaycan Türkü geldim der. Bugün, aradaki temas kopukluğu yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır.

Daha 13. yüzyılda iki ayrı yazı dili haline gelmiş bulunan Batı Türkçesi ile Kuzey-doğu Türkçesi arasındaki fark bugün biraz daha fazladır. Ancak bu fark, anlaşmayı tamamen ortadan kaldıracak kadar değildir. Çeşitli sebeplerle Türkiye’ye gelmek zorunda kalan Kazak, Uygur, Özbek Türkleri; en geç bir ay içinde Türkiye Türkçesini anlar hale gelmekte; öğrenim için Türk cumhuriyetlerinden ve akraba topluluklarından Türkiye’ye gelen, bulundukları sınıflara intibak ettirilen öğrenciler, fazla güçlük çekmeden dersleri takip edebilmektedirler. Yabancı bir dili konuşanlar için bu intibak mümkün değildir.

Türk dilinin bugünkü durumu ve yayılma alanları genel çizgileriyle böyledir. Ancak birkaç noktayı daha belirtmek gerekir:

Rumeli Türklerinin büyük ekseriyeti Türkiye’ye göçmüş bulunmaktadır. 1912’den önce Bulgaristan ve Batı Trakya’daki Türklerin sayısı, şimdi oralarda bulunan milletlerin sayısından fazlaydı. Batı Trakya bölgesinde ve Ege adalarında kalan 190.000 kadar Türk ile Kıbrıs ve Yugoslavya’daki Türkler, Türkiye Cumhuriyetinin resmî alfabesini ve yazı dilini kullanmaktadır.

Irak Türkleri yazı dili olarak Türkiye Türkçesini kullanırken, Arap harfli Türk alfabesiyle yazmaktadırlar. Irak Türklerinden de Türkiye’ye göçenler bulunmaktadır.

Suriye’nin kuzeyinde ve Lâzkiye bölgesinde yaşayan Türklerin herhangi bir neşriyatı yoktur. Bunlar Türkiye Türkçesinin Güneydoğu ağızlarına yakın bir ağızla konuşurlar.

İran’daki Azerbaycan Türkleri, şahlık rejiminin sonuna kadar yayın faaliyetinde bulunamıyorlardı. 1978’den beri Azerbaycan Türkçesiyle gazete, dergi ve kitap çıkarmakta ve radyo yayını yapmaktadırlar. Kullandıkları alfabe, Arap harfli Türk alfabesidir.

Kırım Türkçesi aslında Kuzey-Doğu Türkçesinin bir kolu olmakla birlikte Kırım, 1475-1774 yılları arasında 300 yıl Osmanlı idaresinde kaldığından büyük ölçüde Batı Türkçesinden etkilenmiştir. 1783 yılında Rus hakimiyetine giren Kırım Türklerinin büyük çoğunluğu muhtelif tarihlerde Romanya ve Türkiye’ye göçmüşlerdir. Türkiye’dekiler konuşma dili olarak Kırım Türkçesini hâlâ kullanmakta, yazı dili olarak Türkiye Türkçesine bağlı bulunmaktadırlar. Kırımlılardan tahminen 40-50 bin kişilik bir grup da ABD ve Kanada’da yaşamaktadır.

Rus hakimiyetinden sonra, geçen asrın ikinci yarısında Kuzey Kafkasya’daki bazı Karaçay ve Kumuk Türkleri de Anadolu’ya göçmüşlerdir. Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirilen Karaçaylarla, Kumuklar kendi ağızlarını konuşma dili olarak hâlâ kullanmaktadırlar. Türkiye’de, sayıları birkaç bin civarında Kazan ve Batı Sibirya Tatarı da bulunmaktadır. Birkaç bin Tatar da Finlandiya’da yaşamakta ve Latin harflerine dayalı bir alfabe kullanmaktadır.

Kafkasya’daki Karaçay ve Malkar (Balkar) Türkleri 1944 yılında Sibirya’ya sürülmüş, 1958’de tekrar yurtlarına dönmelerine izin verilmiştir. Bir kısmı hâlâ sürgünde bulunmaktadır.

1989 nüfus sayımında Sovyetler Birliği’nde 207.369 kişi Türk gösterilmiştir. Sovyetler Birliği’nin resmî politikasında oradaki Türk boylarının Türk olduğu kabul edilmemekte; her biri Özbek, Kazak, Azerî vb. adlarla ayrı millet sayılmakta; dilleri de ayrı dil kabul edilmektedir. Nüfus sayımında Türk olarak geçen 207.369 kişi ise Posof (Kars) sınırına yakın bölgelerde oturan Ahıska (Meshet) Türkleridir. Ahıska Türklerinin önemli bir kısmı hâlâ Taşkent civarında yaşamaktadır.

Uzun mücadeleler sonunda Doğu Türkistan’da 1944-1949 yılları arasında “Şarkî Türkistan Cumhuriyeti” kurulmuş, fakat Çinliler tarafından göçe zorlanmaları üzerine birkaç bin Kazak ve Uygur 1953-1954 yıllarında Pakistan ve Hindistan üzerinden Türkiye’ye iltica etmiştir. Bir kısmı ise Suûdî Arabistan’a göçmüştür.

Son olarak Afganistan’da meydana gelen olaylar, Güney Türkistan denilen Afgan Türkistanı’ndaki Özbek, Türkmen, Kazak ve Kırgızların önemli bir kısmının Pakistan’a sığınmasına yol açmıştır. Bunlardan 5.000 kadarı Türkiye’ye göçmen olarak kabul edilmiştir.

Türkiye Türklerinden sayıları milyonlarla ifade edilebilecek miktarda Türk’ün, başta Almanya olmak üzere Avrupa ve Arap ülkelerine hatta Amerika ve Avustralya’ya beyin ve iş gücü dolayısıyla gittiklerini, bir kısmının oralarda kaldıklarını kaydetmek lâzımdır. Kıbrıs Türklerinin önemli bir bölümü Türkiye’ye göçmüş, 80.000 kadarı İngiltere’ye yerleşmiş, 200.000 kadarı ise KKTC’de kalmıştır.

Bugün dünyada Türkçe konuşan kişiler için kesin bir sayı vermek, mevcut istatistiklerin ve rakamların çok eski ve sağlıksız olması yüzünden oldukça zor olmakla birlikte tahminler 200-250 milyon civarındadır. Pratik bir hesapla her 100 Türk’ten 40’ı Türkiye ve Kıbrıs’ta; 40’ı Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinde ve muhtar cumhuriyetlerle Rusya’da; 10’u diğer ülkelerde yaşamaktadır. Kalan 10’u ise Çin Halk Cumhuriyeti’nin idaresinde (Doğu Türkistan’da) varlığını devam ettirmektedir. Dünya dilleri sıralamasında ise “başka dil ailelerinin üyeleri ile karşılaştırılırsa, bütün lehçe ve şiveleriyle Türk Dili Çin, Hind, Roman, Cermen, Slav, Arap ve İndonezya’dan sonra sekizinci sırada yer alır.” [1]

Türk dilinin bugünkü durumu için tablonun çok iç açıcı olduğunu söylemek zordur. Osmanlı Türkçesinin çekildiği yerlerde Türkçe gittikçe zayıflamaktadır. Dağılan Sovyetlerdeki Türk yazı dillerine Rusça kelimeler sokulmuş, uygulanan alfabelerle bazılarının fonetik sistemi alt üst edilmiştir. Türkiye’de batı dillerine ait kelimelerin istilası yanında, sadeleşme adına kültürsüz ve medeniyetsiz bir kabile diline doğru hızla yol alınmaktadır. Türkçenin zenginliklerinden, anlatım kolaylıklarından, inceliklerinden yararlanılamamaktadır. Kaba sözlerin ve argonun kullanımındaki sıklık her geçen gün artmaktadır. Sezgiye dayalı bir anlaşma yolu tercih edilerek günlük kullanımdaki kelimelerin sayısında bir azalma görülmektedir. Basın yayın organlarında ana dilimize gereken önemin verilmemesi, saygının gösterilmemesi, bu alandaki kontrolsüzlük ve Türkçeyi Koruma Kanunu’nun çıkarılamaması sebebiyle olumsuz bir gelişme gözlenmektedir.

Bu olumsuzlukların yanında Türk dili ve Türklük âlemi açısından son yıllarda -aşağıda bazılarını sıraladığımız- sevindirici gelişmelerin olduğunu da belirtelim:
 Sürekli Türk dili kurultaylarında, Türk dünyasından bilim adamlarının da katılımlarıyla Türk dilinin bugünkü meseleleri, ortak yazı dili, ortak alfabe gibi konular tartışılarak bu yolda epeyce mesafe alınmıştır.
 Düzenli olarak, Türk devletleri ve topluluklarıyla dostluk, kardeşlik ve işbirliği kurultayları yapılmaktadır.
 Türkçe konuşan ülkelerin devlet başkanları her yıl bir araya gelerek Türk dünyasının sorunlarını tartışmaktadırlar.
 Fen-Edebiyat Fakültelerinin bazılarında, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümleri açılmıştır.
 Kazakistan’daki Ahmet Yesevî Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi’nde 1991’den beri Türkçe öğretim devam etmektedir. Yine Kırgızistan’daki Bişkek Manas Üniversitesinde de Türkçeyle eğitim yapılmaktadır. Ayrıca Türk Cumhuriyetlerinden bazılarındaki üniversitelerde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri açılmıştır.
 Millî Eğitim Bakanlığınca, Türk Cumhuriyetlerinde açılan Türkiye Türkçesi Eğitim Öğretim Merkezleri, İlköğretim Okulları ve Anadolu Lisesi statüsündeki okullarda eğitim öğretim devam etmektedir.
 Orta dereceli okullarımızdaki Türk Dili ve Edebiyatı dersinin müfredat programına dış Türklerin edebiyatlarından örnekler de dahil edilmiştir.
 Türk Cumhuriyetlerinden ve akraba topluluklarından gelerek Türkiye’de yüksek öğrenim gören gençler, eski bağların yeniden canlanmasında köprü görevini üstleniyorlar. ÖSS’de Türk cumhuriyetlerindeki üniversiteleri tercih ederek aynı maksatla buralara giden gençler, soydaşlarıyla kaynaşma imkânını da buluyorlar.
 Çağdaş Türk lehçelerinin çoğunun grameri Türkiye Türkçesiyle de yazılmıştır. Yeni bir alan olarak lehçelerle ilgili çalışmalar ağırlık kazanmıştır.
 Ortak Türk edebiyatı ve ortak tarih projesi tamamlanmak üzeredir.
 Türk Cumhuriyetlerinin tarihi konusunda müstakil kitaplar, farklı alfabelerle basılmıştır.
 Sözlüklerle ilgili çalışmalar devam etmektedir. Türkmen Türkçesi Sözlüğü, Gagauz Türkçesinin Sözlüğü, Karaçay Lehçesi Sözlüğü,… gibi sözlüklerden bir kısmı Türkiye Türkçesiyle yayınlanmıştır.
 Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, 1991 yılında tamamlanarak basılmıştır.
 Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, epeyce uzun bir zamandan beri yayınladığı Türk Kültürü adlı dergisinde Türk dünyasıyla ilgili geliş¬melere, yeniliklere, kültür faaliyetlerine yer vermektedir.
 Türk Dil Kurumu, altı ayda bir yayınladığı Türk Dünyası Dil ve Edebiyat dergisinde Türk lehçeleriyle ilgili yazılara yer vermektedir.
 Yıllardan beri yayınlanan Kardaş Edebiyatlar dergisini de burada özellikle anmak gerekir.
 Ankara Üniversitesi TÖMER, 1995 yılından beri iki ayda bir Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Dergisi’ni çıkarmaktadır.
 Bir çoğu T.C. Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan, Türk lehçeleri ve edebiyatlarından seçmelerle oluşturulan antolojileri ve bu lehçelerin seçkin edebî eserlerini Türkiye Türkçesine aktarılmış şekliyle bulmak mümkündür.
 Ankara’da yıllardan beri yayınlanan Emel ve Emel’imiz KIRIM dergileri Kırım ve Kafkas Türklerinin dil ve edebiyatlarından örnekler vermektedir.
 Türkiyeli iş adamlarının Orta Asya’nın hemen her yerindeki ticarî faaliyetleri, buralarda Türkiye Türkçesini öğrenmeyi cazip hâle getirerek Türkçenin İngilizce’den daha muteber bir dil olmasını sağlamıştır.
 Türk boylarının yaşadıkları yerleri, 1990 yılı öncesinde haritada gösteremeyecek vatandaşlarımız bile ticarî faaliyetlere katılma veya inşaat sektöründe çalışma gibi sebeplerle bu yerleri artık çok iyi bilmektedirler.

Popularity: 36% [?]

posted by: admin
posted on: Şubat 3rd, 2010
A. DİL BİLGİSİNİN BÖLÜMLERİ

Bir dili, seslerinden kelime gruplarına ve cümlelerine varıncaya kadar bütün yönleriyle inceleyen, bunların kurallarını belirleyen bilim dalına dil bilgisi veya gramer denmektedir. Bütün bilim dalları gibi geniş bir araştırma alanı olan dil bilgisi de kendi içerisinde bölümlere ayrılmıştır. Dil bilgisinin bölümlerinden;

1. Ses bilgisi (fonetik) : Dilin seslerini, bunlar arasındaki ilgileri, ses olaylarını;
2. Yapı bilgisi (morfoloji) : Kelime ve kelime çeşitlerinin köklerini, eklerini, yapısını ve görevini;
3. Cümle bilgisi (sentaks) : Kelimelerin birbirleriyle olan ilgilerini ve cümleleri;
4. Anlam bilgisi (semantik) : Kelime ve kelime gruplarının anlamlarını, dildeki anlam olaylarını;
5. Köken bilgisi (etimoloji) : Kelimelerin kaynağını, hangi dilden alındığını, inceler.

Dilin bölümlerini, kesin çizgilerle sınırlamak mümkün olmadığı gibi bunları birbirinden tamamen bağımsız olarak değerlendirmek de imkânsızdır. Özellikle anlam bilgisi, köken bilgisi ve yapı bilgisinin birbiriyle iç içe olması sebebiyle; anlam bilgisi ve köken bilgisi, yapı bilgisinin içinde değerlendirilir. Dil bilgisinin genellikle ses bilgisi, yapı bilgisi ve cümle bilgisi olarak üç bölümde incelenmesinin sebebi de budur.
Dil bilgisi ve dil bilimi terimleri ayrı kavramları ifade ettiği için bu terimlerini birbirinin yerine kullanmamaya dikkat etmek gerekir.

B. SES BİLGİSİ

Ses bilgisi (fonetik); bir dilin seslerini, boğumlanma noktalarını, boğumlanma özellikleri vb. bakımından inceleyen dil bilimi koludur.

Ses : Bir dil bilgisi terimi olarak ses; dilin parçalanamayan en küçük birimidir, temel taşıdır. Dilin, seslerden meydana gelen bir varlık olduğu, dilde asıl olanın konuşma olduğu, yazının sonradan ortaya çıktığı hatırlanırsa sesin dilin temelini oluşturmadaki önemi daha kolay kavranacaktır. Yalnız başına anlamı olmayan sesler birleşerek heceleri, heceler birleşerek kelimeleri, kelimeler de bir araya gelerek cümleyi oluşturur.

Seslerin oluşumu : Konuşma sesi, akciğerlerden itilen havanın; nefes borusu, gırtlak, ağız boşluğu ve burundan geçerek dışarı çıkarken çıkış yolu üzerindeki organların (hançere, boğaz, ses telleri, küçük dil, geniz, damak, dil, dişler, burun kanalı, dudaklar) birbirine yaklaşıp uzaklaşması, daralıp açılması, yatık veya dik şekiller alması sonucunda oluşur.
İnsan hançeresi tarafından belli bir kalıba dökülerek çıkarılan konuşma sesi dışındaki sesler, işlenmemiş, ham seslerdir. İnsan hançeresinin imkânları sınırlı olduğu için ancak sınırlı sayıda şekilli ses çıkarılabilir. Çeşitli dillerdeki seslerin birbirine benzerliği yanında bazı sesler, bazı diller veya diller grubu için tipiktir: Türkçe için ı, ñ (nazal n), ö, ş, ü; Arapça için ayın ve dad gibi. “ç, ı, ö, ş, ü” Türkçeye özgü harfler olduğu için internet ortamında bunlara en çok benzeyen harfler (c, i, o, s, u) kullanılmaktadır. Ancak Türkçe harfleri destekleyen yeni programlar da yavaş yavaş yaygınlaşmaktadır.

Her dilin kendine özgü sesleri vardır. Çocukken, dillenme devresinde işitilen sesler yavaş yavaş taklit edilmeye başlanır ve hançere buna göre olgunlaşır. Bu dönem geçtikten sonra sesleri şekillendirmek güçleşir. Dilsiz veya lâl dediğimiz kişilerin konuşamama problemi işitme engelli olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunlar, duyamadıkları için sesleri taklit yoluyla biçimlendirme becerisi gösteremezler. Yabancı bir dil, olgunluk döneminde öğrenilirken de o dile ait seslerin tam manasıyla çıkarılamamasındaki sebep budur.

Mahallî ağız özelliklerini, ilköğretim çağında edebî dile ve yazı diline uydurma işi tamamlanmazsa sonraki yıllarda bu iş oldukça zorlaşacak ve bunun için özel bir gayret gerekecektir.

SES – HARF ILGISI VE ALFABE :

Sesin yazıdaki işareti, harftir. Türkçede ses ile harf arasında birebir ilgi vardır. Bir ses yazıda bir harfle gösterilirken, bir harfin okunuşunda da bir ses çıkarılır. Yani a, b, c, d gibi sesler yazıda birer harfle gösterilir. Almanca’daki ş sesinin, yazıda sch harfleriyle gösterilmesi gibi bir durum Türkçede yoktur. Meselâ, Türk kelimesinde T-ü-r-k olmak üzere dört ses, dolayısıyla dört harf vardır. Dilde esas olan sestir. Aynı ses, farklı alfabelerde farklı harflerle gösterilebilir. Değişen ses değil, harftir. Köktürk alfabesinden bugün kullandığımız alfabeye gelinceye kadar değiştirdiğimiz her yazı sisteminde aynı sesi başka başka şekillerle yazmamız, dilin temelinin ses olduğunu gösteren güzel bir örnektir.

Bir dile ait seslerin yazıdaki işaretleri olan harflerinin belli bir sıraya konmuş bütünü alfabe adını alır. Alfabe terimi, α (alfa), β (beta) harfleriyle başlayan Yunan alfabesinin ilk iki harfinden ortaya çıkmıştır. Arap alfabesinin ilk harfi (elif), ikinci harfi (ba) olduğu için eski yazıda elifba terimi tercih edilmiştir. Bugün bazı dilciler, aynı mantıktan yola çıkarak alfabe yerine abece terimini kullanmaktadırlar.

Milletlerin öğretim ve yayın hayatında kullandıkları ve resmen kabul ettikleri yazı sistemi, resmî alfabe adını alır. Resmî alfabelerde şekil kalabalığını ortadan kaldırmak için çoğu zaman birbirine yakın sesler birleştirilerek harf sayısı en az seviyeye indirilir, kolaylık sağlanmaya çalışılır. Dolayısıyla resmî alfabeler, dildeki bütün sesleri göstermezler. Dil uzmanları, dilin bütün seslerini göstermek için resmî alfabede bulunmayan ilave işaretleri de içine alan zenginleştirilmiş alfabe kullanırlar. Bu alfabeye ilmî alfabe, çeviri yazı alfabesi veya transkripsiyon alfabesi denir. Transkripsiyon alfabesi, bütün sesleri gösterme imkânı tanıdığı için özellikle çevri yazıda ve ağız araştırmalarına ait metinlerde kullanılır.

İlmî yazıların bazılarında ise transkripsiyon yerine transliterasyon kullanılır. Transliterasyon, yabancı yazıların okunuşları dikkate alınmadan harf harf aktarılması, harf çevirisi demektir.

Uyarı: Q, x, w harfleri Türkiye Türkçesinde olmadığı için bunlar Türkçe kelimelerin yazımında kullanılmamalı; “ve” yerine & işareti asla tercih edilmemelidir.

C. TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ SES OLAYLARI

Kelimelerde zamana ve sahaya bağlı olarak sürekli değişmelerin, gelişmelerin olması dilin canlılığının bir göstergesidir. Dil durağan değil, dinamik bir yapıya sahiptir. Dilin söz varlığını oluşturan kelimelerdeki sesler, heceleri ve kelimeleri oluştururken tarihî süreç içerisinde düşerler, yer değiştirirler, türerler, başka seslere benzerler. İşte bütün bunlar, ses olayları başlığı altında incelenir. Dilde ses olayları, çeşitli sebeplerden kaynaklanır. Bunlardan başlıcaları aşağıda özetlenmiştir:

Ses Olaylarının Sebepleri :

1. Dilin ses özellikleri: Türkçede kelime sonunda b, c, d, g sesleri olmadığı için Arapça kitâb kelimesi Türkçeye kitap şeklinde geçmiştir. Uzun ünlü olmadığı için de â ünlüsü kısalarak normal a’ya dönüşmüştür.

2. Başka seslerin etkisi: Bazı sesler, yanlarındaki diğer seslere etki ederek onları kendilerine benzetirler, değiştirirler. Meselâ, anbar kelimesindeki b sesi, yanındaki n’ye etki ederek onu, kendisi gibi dudak ünsüzü olan (m) yapmıştır. Böylece kelime, ambar şekline dönüşmüştür.

Yaşıl kelimesinin yeşil’e dönüşmesinin sebebi, y ve ş seslerinin inceltici etkisidir.

3. Vurgu: Türkçede orta hece vurgusu genellikle zayıf olduğu için bu hecedeki ünlüler bazen daralır bazen de düşerler: Tasarıla> tasarla, besileme> besleme, yalınız > yalnız vb. gibi.

4. Zayıf sesler: ğ, h, ı, l, n, r, y, z sesleri zayıf sesler olduğu için bazı ses olaylarına sebep olurlar: ağabey > âbi, hastahane > hastane, pek iyi > peki, bir daha> bi daha, soğan> soan, uğur> uur, ınanmak > inanmak.

5. Söyleyiş güçlüğü ve kakofoni: Bazı seslerin yan yana gelmesi söyleyiş güçlüğüne veya kakofoniye sebep olur. Bu durumda bazı ses olayları olur: büyükcek > büyücek, küçükçük > küçücük, ufakcık > ufacık.

Ses olaylarının sebebini, dildeki en az emek yasasına bağlamak mümkündür.

D. TÜRKÇEDE SESLER VE SINIFLANDIRILMASI

1 Kasım 1928’de kabul edilen resmî alfabede Türkiye Türkçesinin sesleri 29 harfle (a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ, h, i, ı, j, k, l, m, n, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, y, z) gösterilmektedir. Ancak Arapçadan, Farsçadan ve batı dillerinden Türkçeye girerek Türkçeleşen kelimelerdeki sesler de bu sayıya eklendiğinde Türkiye Türkçesinde kullanılan seslerin sayısı 40’a yaklaşmaktadır. Yukarıdaki transkripsiyon alfabesi, bu konuda bir fikir verecektir. Türkçede olmayan sesler çıkarıldığında bu sayının azalacağı muhakkaktır.
Resmî alfabede, dilde kolaylık sağlama sebebiyle birbirine yakın seslerden tek harfle gösterilenleri kapı – kelebek; hayâĺ – halı; gezi – galip – kapağı – bebeğe; seni – senin elini gibi kelimelerin söylenişinde sezmek mümkündür. Örneklerde, koyu yazılan seslerin birbirinden farklı sesler olduğuna dikkat edi¬niz.
Sesler, ses geçidinin açık veya kapalı olmasına göre ünlü (sesli, vokal) ve ünsüz (sessiz, konsonant) olmak üzere ikiye ayrılır:
ÜNLÜLER :
Oluşumları sırasında herhangi bir takıntıya uğramayan, sedalarını sadece ses tellerinin titreşiminden alan seslerdir. a, e, ı, i o, ö, u, ü Türkçedeki ünlülerdir. Bu sesler, dört ölçüye göre sınıflandırılır:
1. Oluşum noktalarına göre: Ağzın gerisinde, dilin arka tarafında oluşan a, ı, o, u sesleri art (kalın) ünlülerdir. Dilin öne sürülmesiyle ağzın ön kısmında oluşan e, i, ö, ü sesleri de ön (ince) ünlülerdir.
2. Dudakların durumuna göre: Oluşumunda dudakların yuvarlak şekil aldığı, büzülmeye uğradığı o, ö, u, ü sesleri yuvarlak ünlülerdir. Oluşumunda dudakların açık kaldığı a, e, ı, i sesleri düz ünlülerdir.
3. Ağız boşluğunun durumuna göre: Oluşumu sırasında ağız boşluğunun geniş olduğu a, e, o, ö sesleri geniş; ağız boşluğunun dar olduğu ı, i, u, ü sesleri dar ünlülerdir.
4. Sesin süreklilik derecesine göre: Söylenişi sürekli olan ünlüler uzun ünlülerdir. Söylenişi bir anda (kısa sürede) olan ünlüler kısa ünlülerdir. Türkiye Türkçesinde uzun ünlülere (ā, ê, î, ū, û) Arapça ve Farsçadan dilimize giren kelimelerde rastlanır. Yakut ve Türkmen Türkçelerinde görülen uzun ünlüler ise ana Türkçeden kalmadır. Türkiye Türkçesindeki ünlüler kısadır.

Ünlüleri bir tabloda şöyle gösterebiliriz:

Düz Yuvarlak
Geniş Dar Geniş Dar
Art (kalın) A I O U
Ön (ince) E İ Ö Ü
ÜNSÜZLER

Oluşumları sırasında ses yolunda (ses telleri, küçük dil, dil, damak, dişler ve dudaklarda) bir engelle karşılaşan, takıntıya uğrayan seslerdir. Oluşum noktalarının çokluğu sebebiyle bütün dillerde ünsüzlerin sayısı ünlülerden fazladır. Türkçede de alfabede gösterilen 29 sesten 21’i ünsüzdür. (b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, l, m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z)

Ünsüzler, takıntılı sesler olduğu için tek başlarına söylenemezler, tek başlarına hece ve kelime olamazlar. Dillerdeki ünsüz sesler, tek başlarına söylenemediği için önüne veya arkasına bir ünlü getirilerek telaffuz edilirler: ef, el, es, en; ce, de, fe, ge gibi. Dilimizdeki ünsüz sesler ise, tek tek söylenirken Türkçenin ses özelliği ve yapısı dikkate alınarak be, ce, çe, de, fe, ga, ge, ha (he, hı), je, ka (ke), le, me, ne, pe, re, se, şe, te, ve, ye, ze şeklinde söylenmelidir. N harfini en, m harfini em, h harfini aş veya eyç, s’yi es, r’yi ar şeklinde okumak yanlıştır. Özellikle Türkçe kısaltmaları okurken buna dikkat etmek gerekir. Türkçe olmadığı için BBC kısaltması bi bi si; CNN kısaltması si en en şeklinde okunabilir ama Has Bilgi Birikim kısaltmasını (HBB) eyç bi bi; Nergis Televizyonu kısaltmasını (NTV) en ti vi; Türkiye kısaltmasını (TR) ti ar; televizyon kısaltmasını (TV) ti vi şeklinde söylemek de yanlıştır.

Ünsüzler, tonlu – tonsuz oluşlarına göre, temas derecelerine göre ve oluşum noktalarına göre sınıflandırılır:
1. Tonlu – tonsuz oluşlarına göre: Oluşumları sırasında ses tellerini titreştiren b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z sesleri tonlu (sedalı, yumuşak); bunların dışında kalan ve ses tellerini titreştirmeyen ç, f, h, k, p, s, ş, t sesleri tonsuzdur. Tonlu ünsüzlerin tonsuz ünsüzler içinde karşılığı olanlar vardır. Bunlar aşağıdaki tabloda alt alta gelecek şekilde gösterilmiştir. l m n r y ünsüzlerinin ise tonsuz karşılıkları yoktur. Bunlar ayrı bir grup oluşturlar.
2. Temas derecelerine göre: b, c, ç, d, g, k, p, t ünsüzlerinin oluşumu sırasında işleyen organlar birbirine tam temasla hava yolunu kapatarak, geçit vermedikleri için bu sesler, akciğerden gelen havanın, önüne çıkan engeli aşmasıyla (patlamayla) oluşur. Hışırtı veya fısırtı halinde sürekli olarak söylenemeyen bu sesler, süreksiz (patlayıcı) ünsüzlerdir.
f, ğ, h, j, l, m, n, r, s, ş, v, y, z ünsüzlerinin oluşumu sırasında ise ses yolundaki organlar birbirlerine tam temas etmezler. Hava akımının geçişi için az çok bir aralık olur. Bu sesler, hışırtı veya mırıltı (ssss…, şşşşş…, mmmm…,) şeklinde sürekli söylenmeye uygun olduğu için sürekli ünsüzler olarak adlandırılır.
İçinde sürekli ünsüzlerin bulunduğu (peçete, çaput, ketçap, açıkta gibi) bazı sözlerde, söz öbeklerinde çıkakları yakın seslerin art arda gelmesi sonucu söyleyişin güçlüğe uğraması kulağı rahatsız eder. Buna kakofoni de denir. Bu tarzdaki kelimeler, bestelenmeye pek uygun değildir.
Tonlu – tonsuz oluşlarına göre ve temas derecelerine göre ünsüzleri bir tabloda şöyle gösterebiliriz:

Süreksiz Sürekli
Tonsuz (sert, sedasız,) p ç t k f h s ş
Tonlu (yumuşak, sedalı) b c d g v ğ z j l m n r y

3. Oluşum noktalarına göre ünsüzler: Ünsüzler, ses yolundaki oluşum yerlerine göre önden arkaya doğru da sınıflandırılır.

Ünsüzler, tek tek dikkatli bir şekilde söylenirse, bunların nerede ve nasıl oluştukları pratik bir biçimde tespit edilebilir.

E. TÜRKÇENİN SES ÖZELLİKLERİ

1. Türkçeyi diğer dillerden ayıran özelliklerin başında ses uyumları gelir. Türkçede dört çeşit ses uyumu vardır:
a. Büyük ünlü uyumu (Kalınlık-incelik, artlık-önlük uyumu)

Kelimedeki ünlülerin, artlık-önlük (kalınlık-incelik) bakımından gösterdiği uyumdur. Türkçe kelimelerde art (kalın) ünlü (a, ı, o, u) taşıyan heceleri, art ünlülü; ön (ince) ünlü (e, i, ö, ü) taşıyan heceleri de ön ünlülü heceler takip eder: anlayışınızdan, soyunuz; sevgisiyle, güzelliğinizden.

Örneklere dikkat edilirse Türkçe bir kelimedeki ünlülerin hepsi ya art ya ön olmaktadır. Bu sebeple Türkçe kelimeler, art sıradan ünlü taşıyan kelimeler ve ön sıradan ünlü taşıyan kelimeler olmak üzere iki gruba ayrılır. Art sıradan ünlü taşıyan kelimelere art ünlülü; ön sıradan ünlü taşıyan kelimelere ön ünlülü ekler gelmesi bu uyum sebebiyledir: ordu-lar, yiğit-ler; sor-gu, bil-gi.

Türkçede artlık-önlük uyumu her devir ve her sahada çok sağlam olduğu hâlde, aşağıda sıralanan bazı istisnaları vardır:
 Aslî şekilleri artlık-önlük uyumuna uyduğu hâlde çeşitli ses olaylarıyla uyum dışında kalan kelimeler: elma < alma, anne < ana, dahi <takı, hani < kanı, hangi < kangı, inanmak < inanmak, kardeş < karındaş, şişman < şışman.
 -daş, -ken, -ki, -layın /-leyin, -mtırak, -yor ekleri : dindaş, azken, çokken, iyiyken, yoldaki, onunki, akşamleyin, sabahleyin, yeşilimtırak, biliyor.
b. Küçük ünlü uyumu (düzlük-yuvarlaklık uyumu)

Türkçe kelimelerdeki ünlülerin düzlük-yuvarlaklık bakımından gösterdiği uyumdur.
Düzlük uyumu: Kelimenin ilk hecesindeki düz ünlüyü (a, ı / e, i) son¬raki hecede düz ünlü takip eder: açık, sıcak; sevgi, ince.
a → a, ı e → e, i ı → ı, a i → i, e
Yuvarlaklık uyumu: Kelimenin ilk hecesindeki yuvarlak ünlüleri (o, u, ö, ü), sonraki hecede dar yuvarlak (u / ü) veya düz geniş ünlülü heceler (a / e) takip eder: oduncular, unutulmayanlar, gözlerin, gülümse.
o → u, a ö → ü, e u → u, a ü → ü, e
Açıklamaya dikkat edilirse o ve ö ünlülerinin kelimenin sadece ilk he¬cesinde bulunabileceği anlaşılır.
Özellikle dudak ve diş-dudak ünsüzleri (b, m, p, f, v) avuç, çamur, karpuz, kavun, kavurma, yağmur gibi örneklerde de görüldüğü gibi yuvarlaklaşmaya sebep olurlar. Bu uyum, kalınlık-incelik uyumu kadar sağlam değildir. Anadolu ağızlarında bu gibi kelimeler düzlük – yuvarlaklık uyumuna uydurulur: avıç, çamır, karpız, kavın, kavırma, yağmır.

Uyarı: Türkçe kelimelerde a, ı düz ünlülerinden sonra e, i düz ünlüleri; o, u yuvarlak ünlülerinden sonra ö, ü yuvarlak ünlüleri gelemez. “Anne, elma gibi kelimeler kalınlık-incelik uyumuna uymaz ama düzlük-yuvarlaklık uyu¬muna uyar.” açıklaması yanlıştır.

Ünlü uyumlarında bir ünlü, kendinden bir önceki ünlüye uymaktadır. Meselâ, sormadı kelimesinde o’dan sonra a’nın gelmesi yuvarlaklık uyumuyla; a’dan sonra ı’nın gelmesi düzlük uyumuyla ilgilidir.

Birleşik kelimelerde, ünlü uyumları aranmaz:
delikanlı, gecekondu, Bakırköy, demirbaş, hanımeli, yelkovan.
c. Ünsüz uyumu
Türkçe kelimelerde tonlu (sedalı) ünsüzler (b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z) tonlu ünsüzlerle; tonsuz (sedasız) ünsüzler (ç, f, h, k, p, s, ş, t) tonsuz ünsüzlerle yan yana gelebilir. Buna ünsüz uyumu veya ünsüz benzeşmesi denir.
aş-çı, at-kı, iş-çi, taş-tan, Türk-çe.
d. Ünlü-ünsüz uyumu
Türkçe kelimelerde art damak ünsüzlerinin art (kalın) ünlülerle (a, ı, o, u); ön damak ünsüzlerinin ön (ince) ünlülerle (e, i, ö, ü) aynı hecede bulunmasından ortaya çıkan bir uyumdur. Yani, a, ı, o, u ünlüleri g, k, ĺ ünsüzleriyle; e, i, ö, ü ünlüleri ġ, k, l ünsüzleriyle aynı hecede bulunmazlar. Bozgun, kuzgun, kapı, kırağı, tatlı; görüntü, gezi, güneşlik kelimelerinin söylenişine dikkat edilirse g, ğ, k, l seslerinin buradaki örneklerde aynı sesler olmadığı sezilebilir.

2. Türkçede o, ö ünlüleri (-yor eki dışında) sadece ilk hecede bulunur. İlk hece dışında o, ö sesleri olan kelimeler yabancı asıllıdır:
balkon, biyografi, fizyoloji, konsol, konsültasyon, monitör, otomobil, profesör, traktör.

3. Türkçede uzun ünlü yoktur. İçinde uzun ünlü bulunan kelimeler yabancı asıllıdır: câhil, mâvi, millî, nâhoş, perîşân, şâir, târîh, vazîfe.

Bazı ses olaylarıyla ortaya çıkan â < ağa, âbi < ağabey, pekî < pek iyi, ile vârolmak, yârın kelimeleri istisnadır.

4. İnce a ve ince l sesleri yoktur: harften, hakikate, saati, sıhhatli, şefkâtini; alkollü, hâlâ, hayâl, normalde, plân. Örneklere dikkat edilirse kelimelere getirilen eklerin ünlü uyumuna uymadığı görülür.

5. Arapçadaki ayın ve hemze sesleri, Türkçede olmadığı için bunlar söylenmez, düşürülür. Bu seslerden önce ünlü olması durumunda ünlü, uzun okunur: bāzen, mānā, mēmur, şāir,tēsir, yâni. Arapçadan alınan kelimelerdeki ayın ve hemze kesme işaretiyle gösterilir. Ancak anlam karışıklığı olmayacak kelimelerde bunların kesmeyle yazılmasından -son zamanlarda- vazgeçilmiştir: san’at, ma’nâ, meb’ûs, me’mûr, neş’e, te’sîr, te’sîs > sanat, mana, mebus, memur, neşe, tesir, tesis.

6. Dilimizde iki ünlü yan yana gelmediği için ünlüyle biten kelimeler, ünlüyle başlayan ekler aldığı zaman araya y koruyucu ünsüzü girer: iki – y – e, soru – y – u, bekle – y – en, söyle – y –ecek.

Yan yana iki ünlünün bulunduğu kelimeler alınmadır: aile, ait, fail, fiil, muamele, şair, şiir, reis vb. gibi.

7. Türkçe bir hecede ancak bir ünlü bulunur. Aynı hecede iki ünlünün bulunduğu kelimeler alınmadır: kau-çuk, kua-för, koo-peratif, sua-re.

8. Kelime kökünde ikiz ünsüz (şedde) yan yana bulunmaz:
dikkat, himmet, şedde, bakkal, dükkan, millet, teşekkür.

Anne (<ana), belli, bellemek, elli (<elig) kelimeleri istisnadır.

9. Kelime kökünde ikiden fazla ünsüz yan yana gelmez:
Elektrik, kontrol, quartz, sfenks, strateji, thyssen…gibi kelimeler batı kaynaklı dillerden alınmadır. Türkçe, sertlik gibi örneklerde yan yana gelen üç ünsüzden ikisinin kelime köküne, üçüncüsünün eke ait olduğuna dikkat ediniz.

10. Türkçe heceler ve kelimeler iki ünsüzle başlamaz: blok, bravo, grup, klâsik, kral, kontrat, spor, stop, stres, plâj, program, tren,…gibi kelimeler, başka dillerden alınmadır. Ağızlarda bu iki ünsüz arasında bir ünlü türetilir:
kıral, sipor, tiren,…

11. Türkçede kelime başında c, ğ, l, m, n, ñ, r, z sesleri bulunmaz. Çocuk dili kelimeleriyle (cici, mama, meme, ninni,…) nine ve ne ile ne’den yapılan kelimeler (nasıl (<ne asıl), ne, neden, nere, nereden, nereye, nice, niçin, nine, nitelik kelimeleri istisna oluşturur.

Alınma kelimelere örnekler: cam, can, cehennem, lâf, limonata, lira, makine, marul, [bubirreklamdirdikkatealmayiniz.][bubirreklamdirdikkatealmayiniz.][bubirreklamdirdikkatealmayiniz.][bubirreklamdirdikkatealmayiniz.]l, naylon, nohut, numara, reçel, romantik, rol, vakum, vaziyet, vazo, zaman, zarar, zor, zeytin.

12. Türkçe kelimelerin sonunda b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz. Alıntı kelimelerdeki bu sesler sert karşılıkları olan p, ç, t, k ünsüzlerine çevrilir: Ahenk (< âheng), fert (< ferd), ihraç (< ihrâc), kitap (< kitâb), kalp (<kalb), levent (< levend).

Kelimenin ünlüyle başlayan bir ek alması hâlinde sert ünsüzler yumuşayarak eski şekline döner: ihtiyâc > ihtiyaç > ihtiyacı; mektûb > mektup > mektuba, reng > renk > rengi gibi.

Ad, sac, od, öd gibi kelimeler istisnadır.

13. Türkçede f, h, j, v sesleri bulunmaz: Fal, film, filiz, fizik; hakikat, hamur, havlu, jeton, jüri, pijama, plâj; vicdan, vida gibi kelimeler alınmadır. Yabancı dillerden alınan kelimelerde görülen j sesi halk ağzında c olarak söylenir. Türkçe kelimelerdeki v sesi, ya b’den, ya g/ğ’dan değişmiştir ya da vur- örneğinde olduğu gibi türemiştir: öfke (<öbke), yufka (< yubka); dahi (< takı), han (< kan), hatun (< katun), hani (< kanı); ev (< eb), var- (< bar-), ver- (< bir) döv- (< döğ-) vur- (<ur-), ev (< eb).

14. Hece ve kelime sonunda, aşağıdaki ünsüz çiftleri dışında ünsüz grupları bulunmaz:
-lç, -lk, -lp, -lt: ölç; ilk, kalk; alp, kulp; alt, bunalt, salt.
-nç, -nk, -nt: dinç, genç, gülünç, sevinç; denk; ant, kunt.
-rç, -rk, -rp, -rs, -rt: sürç, burç; bark, görk, Türk; sarp, serp; sars, pars, ters;art, kart, kurt, ört, yırt, yurt,yoğurt.
-st: ast, üst.

Aşk, arş, çift, disk, felç, film, fötr, harf, lüks, misk, modernizm, popülizm, risk, şevk, tolerans gibi kelimeler, Türkçenin bu ses özelliğine uymayan alınma kelimelerdir.

Arapçadan ve batı dillerinden alınan kelimelerden bu ses özelliğine uymayanlar, araya bir ünlü getirilmek suretiyle Türkçeye uydurulmuştur. Bunlara ünlüyle başlayan bir ek veya kelime gelirse türetilen ünlüler düşer: akıl (< akl) – aklı, fikir (<fikr) – fikre, ömür (<ömr) – ömrü, seyir (<seyr) – seyret-, şükür (< şükr) – şükretmek; film (< film), lüküs (< lüks), moderin (< modern).

15. “ı” ünlüsü Türkçeye özgüdür. Batı dillerinin pek çoğunda, Arapçada ve Farsçada ı yoktur: Çıkış, ılık, sıcak, yıldırım, yıldız gibi kelimeler Türkçedir.

16. Tabiat taklidi kelimeler için ses özellikleri açısından herhangi bir sınırlama yoktur. Bunlar hangi sesle başlarsa başlasın, içinde hangi ses bulunursa bulunsun Türkçe kabul edilir: dank, fıs fıs, fingirti, fiskos, fokurtu, hışırtı, hoppala, horultu, lak lak, lıkır lıkır, melemek, miyavlamak, oh, öf, püf, püfür püfür, rap rap, şırıl şırıl, vıdı vıdı, vızır vızır, zırıl zırıl, zonklamak.

17. Çocuk dili kelimelerinde de ses özellikleri aranmaz: baba, bibi, cici, dede, lala, kaka, nene, mama, meme,…
Türkçeye, diğer dillerden giren kelimelerin pek çoğu bu ses özelliklerinden birine veya birkaçına uymaz. Dolayısıyla Türkçenin ses özelliklerini bilenler, sözlüğe bakmadan kelimenin Türkçe olup olmadığını (tesadüfen uyanlar dışında) kolaylıkla anlayabilirler. Aşağıdaki kelimeler, karşılarında sıralanan sebeplerden dolayı Türkçe değildir:

Vilâyet : 1. Ünlü uyumu yok.
2. â uzun ünlüsü var.
3. v sesi var.

Monitör : 1. Başta m sesi var.
2. Ünlü uyumu yok.
3. İlk heceden sonra ö sesi gelmiştir.

Heyecân: 1. h sesi var.
2. Ünlü uyumu yok.
3. Uzun ünlü var.

Mürâcaat : 1. Ünlü uyumu yok.
2. Başta m sesi var.
3. İki ünlü yan yana gelmiştir.
4. Uzun ünlü var.

Popularity: 33% [?]

eskişehir forum